|
Tasarım ve Yaratılış
Bir tasarımcı, aklındaki modelleri boş bir kağıda çizerek
tasarlar. Tasarımcının o ana kadar gördüğü her şey, tasarımını şekillendireceği
örnekleri oluşturur. Çünkü doğadaki her form, her şekil bir tasarımdır.
Hiçbir tasarımcı daha önce hiç görmediği, hiçbir şekilde bilgi sahibi
olmadığı bir şeyi tasarlayamaz.

Endüstriyel tasarımların hiç biri, doğadaki
tasarımlarla boy ölçüşemez. İnsan elinden ilham alınarak yapılan
robot ellerin hiçbiri, insan eli kadar kusursuz ve işlevsel değildir. |
İsterseniz öncelikle bir tasarımcının yeni bir tasarım
meydana getirirken izlediği yolu aşama aşama inceleyelim: Tasarımcı öncelikle,
tasarlayacağı materyalin kullanım amacını, işlevini belirler. Daha sonra
tasarımın kullanıcısını ve onun ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak,
tasarımın sınırlarını tespit eder.
Dünyadaki meslek grupları arasında belki de en sakin ve rahat
şartlarda çalışanlar endüstri ürünleri tasarımcılarıdır. Bunun nedeni
iyi bir tasarımın, çok çalışıp gayret göstermenin yanında, o an insan
aklına iyi bir fikir veya detayın gelmesi ile alakalı oluşudur. Bu aşamada
tasarımcının elinin altında bulunan, boş bir kağıt ve kalemden başka bir
şey değildir. Bu arada tasarlayacağı materyalle ilgili olarak daha önce
dizayn edilmiş örnekleri de araştırdığını ve incelediğini unutmamak gerekir.
Aylarca süren eskiz çizimlerinde tasarımcı belki de yüzlerce
dizayn çizer. Daha sonra bunlar incelenir ve içlerinden işlev/estetik
oranı en elverişli ve üretime en uygun olan bir veya daha fazla çalışma
seçilir. Bundan sonra üretim sürecinde çıkması muhtemel detaylar üzerinde
çalışılır.
Önce tasarımın ufak ölçekli bir modeli yapılır. Böylece çizimler
ilk defa üç boyuta çıkmış olur. Daha sonra tasarımın bitmiş şeklinin görülebilmesi
amacıyla birebir boyutlardaki bir modeli de yapılabilir. Bütün bu işlemler
zannedildiği kadar kısa sürmez, bilakis senelerce vakit alabilir. Daha
sonra, oluşturulan heykel model üzerinde bazı deney ve testler yapılır.
Kullanıcıya olan uygunluğu araştırılır.
Piyasaya yeni çıkan bir tasarım, ilk başta doğal olarak görünüşü
ile ilgi çeker. Müşterilerinin beğenisini kazanır. Genelde bir malın satışındaki
ilk faktör şekil, renk gibi öğeleri içeren dış görünüşüdür, daha sonraki
faktör ise fonksiyonudur.
Görüldüğü gibi bir ürünün tasarımı için, ilk adımdan üretim
aşamasına kadar oldukça zahmetli bir süreç gerekir. Oysa tüm tasarımların
gerçekte tek bir sahibi vardır ve O'nun için yaptığı işlerde hiçbir zahmet
yoktur. Allah tüm canlıları kusursuzca ve tek bir "ol" emriyle yaratmaktadır.
Bir ayette bu gerçek şöyle bildirilir:
"Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir." (Yasin Suresi, 82)
"Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır.
O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca ol der, o da hemen oluverir."
(Bakara Suresi, 117)
Örneksiz yaratma ve yoktan var etme gücü yalnız Allah'a mahsustur.
İnsan ise sadece olanları kopya eder. İşin daha derinine inilecek olursa,
tasarımı yapan insanın zaten en güzel surette tasarlandığı gerçeği ile
karşılaşırız. Allah canlıları ve insanı yoktan var etmiş ve insana da
bir tasarlama yeteneği vermiştir.
Sadece insan becerisiyle yapıldığını sandığımız birçok şeyin
tasarımı ise, gerçekte doğada mevcuttur. Büyük bir bilgi birikimi ve insanların
yıllar süren araştırmaları sonucu ortaya çıkan yapılar veya teknolojik
ürünler, doğada zaten milyonlarca yıldır durmaktadır.
Bunun farkında olan tasarımcılar, mimarlar ve bilim adamları
canlıların yaratılış özelliklerini kendilerine örnek alarak, yeni modeller
üretme yoluna gitmişlerdir.
|
İNSANLARIN ÖRNEK ALDIĞI TASARIMLAR |
|
YUNUSLAR VE DENİZALTI
Yunusların ağızlarındaki buruna benzer çıkıntı
modern gemilerin pruvalarına model olmuştur. Bu yapılar
sayesinde gemiler %25'e varan bir yakıt tasarrufuyla yüzerler. |
BALİNALAR VE PALET
Balinalar çifte bölmeli ve geniş bir kuyruğa
sahiptir. İki ayağı birleştiren paletler ise yüzücünün suyun
içinde bir balina gibi aşağıdan yukarı kıvrılarak yüzmesini
sağlar. Bu, hızlı dalış için ideal bir stildir. |
TAVŞANLAR VE KAR AYAKKABISI
Kuzey Amerika raketli tavşanlarının tüylerle
kaplı uzun ve yayvan ayakları vardır. Bunlar tavşanını kara
batmasını engeller. Kar ayakkabıları da insanlar için aynı
görevi üstlenir. |
|
DAĞ KEÇİLERİ VE BOTLAR
Dağ keçisinin toynakları sarp kayalıklarda
yürümeye çok uygundur. Hatta hayvan bunlarla karda ve buzda
da güvenle yürüyebilir. Dağcıların giydiği botlar ve doğada
yürümek için yapılmış bir çok ayakkabının tabanı, bu toynaklardan
ihlam alınarak hazırlanmıştır. |
KOL SİSTEMİ VE ROBOTLAR
Günümüzde bir çok endüstriyel kuruluş,
üretim için insan yerine makine kullanmaktadır. Özellikle
de insan kolundan yola çıkılarak yapılan robot kollar revaçtadır.
Bu kollar bir görevi hiç durmadan tekrar edebilmektedir.
Bu kolların inşasında, insanın kemik ve kas yapısı örnek
alınmaktadır.
|
KEMİK YAPISI VE MİMARİ YAPILAR
Kemiğin içindeki gözenekli yapı, özellikle
eklem başlarında yoğunalaşarak iskelet sistemini basınca
karşı dirençli yapar. Kemiklerdeki bu özel tasarım, hem
hafiflik, hem de dayanıklılık sağlamaktadır. Mimarler bir
çok yapıda bu sistemi taklit etmişlerdir. |
|
VELCRO BANDAJI VE BARDANE
İsveçli mühendis Georges
de Mestral, bardane bitkisinin meyvelerini taklit ederek
Velcro Bandajı adı verilen yeni bir ilikleme sistemi geliştirmiştir.
Mestral, elbiselerine takılan bu bitkilerden kurtulmak için
uzun bir çaba sarfettikten sonra bu bitkilerin sahip oldukları
sistemi giyim sanayinde kullanmayı düşünmüş bir kaban üzerine
bir tarafa bu meyvelerin çengellerinden diğer tarafına ise
hayvan kürkünün buklelerinden koyarak aynı kenetlenme sistemini
oluşturmuştur. Bu sistemde çengeller ve bukleler esnek olduklarından
sistem her seferinde kolayca ve aşınmadan yapışıp ayrılabilmektedir.
Bu özelliklerinden dolayı bugün astorontların giysileri
de Velcro bandajlarıyla donatılmıştır. |
|
1987 yılında Fransız politikacılar, hızlı tren TGV'nin işleyeceği
hatta bulunan Lyon-Stolas istasyonu için mimar Santiago Calatrava'yı çağırdılar.
Amaçları istasyon için nasıl bir yapı düşündüklerini anlatmaktı. Bu yeni
istasyon, görkemli, çarpıcı ve atılımcı nitelikler taşıyan bir simge olmalıydı.
Calatrava, istekleri dinlerken önündeki bir kağıda bir böcek resmi çizdi.
İlham kaynağı bir böcek olan bu istasyon, dinazor kemiği görünümündeki
beton sütunlarla desteklendi. Ayrıca yapının bir böcek kabuğunda rastlanabilecek
canlılıkta yeşil ve mavi renklerle aydınlatılması da ihmal edilmedi. İstasyon,
Temmuz 1994'te açıldığında politikacıların tüm isteklerini karşılayan
ihtişamlı bir eser ortaya çıkmıştı.
BÖCEKLER VE ROBOT TEKNOLOJİSİ
Böceklerle ilgilenen sadece mimarlar değildir. Elektronik
mühendisleri de robot teknolojisini geliştirmek için böcekleri gözlemlemeyi
ihmal etmezler. Böceklerin bacakları model alınarak yapılan robotlar,
yere daha dengeli basmaktadır. Ayaklarının ucuna özel vantuzlar yerleştirilen
böcek robotlar, sinekler gibi duvarda yürüyebilmektedir. Bir Japon firmasının
böceklerden esinlenerek yaptığı robot, tavanda yürüme özelliğine sahiptir.
Firma, üzerine hassas alıcılar yerleştirdiği bu robotu köprülerin alt
yüzeylerini kontrol etmekte kullanmaktadır. 48
|
BÖCEKLERDEN
TASARIM ÖRNEKLERİ
|

Böcekten Modern Tren İstasyonuna
1987 yılında Fransız politikacılar,
hızlı tren TGV'nin işleyeceği hatta bulunan Lyon-Stolas
İstasyonu için mimar Santiago Calatrava'yı çağırdılar. Amaçları
istasyon için nasıl bir yapı düşündüklerini anlatmaktı.
Bu yeni istasyon, görkemli, çarpıcı ve atılımcı nitelikler
taşıyan bir simge olmalıydı. Calatrava, istekleri dinlerken
önündeki bir kağıda bir böcek resmi çizdi. İlham kaynağı
bir böcek olan bu istasyon dinazor kemiği görünümüdeki beton
sütunlarla desteklendi. Ayrıca yapının bir böcek kabuğunda
rastlanabilecek canlılıkta yeşil ve mavi renklerle aydınlatılması
da ihmal edilmedi. İstasyon, Temmuz 1994'te açıldığında
politikacıların tüm isteklerini karşılayan ihtişamlı bir
eser ortaya çıkmıştı. |
|
Amerikan ordusunun uzun zamandır mikromakineler ile yakından
ilgilendiği bilinmektedir. Profesör Johannes Smith'e göre, aynen karınca
görünümündeki bir robotu bir milimetreden küçük bir motor rahatlıkla hareket
ettirebilecektir. Bu şekilde yapılacak bir robotun, karınca ordusuyla
düşman radarlarına, uçak motorlarına ya da bir bilgisayar terminaline
rahatlıkla girip zarar verebileceği hesaplanmaktadır. Nitekim Japonya'nın
iki büyük endüstri kuruluşu Mitsubishi ve Matsushita ortak çalışma ile
karınca robotlar için ilk adımı atmış durumdadır. Bu ortak çalışmanın
ürünü 0,42 gram ağırlığında ve dakikada 4 metre yürüyebilen bir mini robot
olmuştur.
KİTİN: MÜKEMMEL KAPLAMA MALZEMESİ
Böcekler dünyada en çok rastlanan canlılardandır. Bunun
nedeni pek çok olumsuz şarta dirençli yapıda yaratılmış olmalarıdır. Onları
böylesine dayanıklı kılan nedenlerden biri, vücutlarını saran kitin tabakasıdır:
Kitin son derece hafif ve incedir. Bu nedenle böcekler onu taşımakta
hiçbir zaman zorlanmazlar. Böceğin bedenini dışardan sarmasına karşın,
iskelet işlevi görecek kadar sağlamdır. Ama aynı zamanda da son derece
esnektir. Vücut içinden uçları kendine bağlı olan kasların kasılıp esnemesi
ile hareket edebilir. Bu, böceklere hareketlerinde çabukluk kazandırdığı
gibi, dışarıdan gelecek darbelerin etkisini de azaltır. Üzerindeki özel
kaplama maddesi nedeniyle dışarıdan içeri su geçirmez. Vücut içindeki
sıvıları da dışarı çıkarmaz. 49 Sıcaktan
hatta radyasyondan etkilenmez. Çoğu zaman etrafa tam uyum sağlayacak bir
renktedir. Bazen de caydırıcılık sağlayacak kadar parlak olabilir. 
Eğer uçaklar ve uzay gemileri kitinin özelliklerine sahip
bir maddeden yapılsalardı nasıl olurdu? Açıkçası böyle bir malzeme havacılık
uzmanlarının rüyalarını süslemektedir.
Böceklerin karnı da, vücut yapısına ve etkinliklerine bağlı
olarak özel bir dizaynla yaratılmıştır. Örneğin çöl akrebinin karnı, tarak
adı verilen çok duyarlı organlarla kaplıdır. Akrep bunlarla toprağın sertlik
düzeyini tespit eder ve yumurtalarını bırakmak için en uygun yeri belirler.
ERİTROSİTLER İÇİN TASARLANMIŞ İDEAL ŞEKİL
Kanın oksijen taşıma görevi alyuvarlara (eritrositler)
verilmiştir. Oksijen bu hücrelerin yüzeyindeki hemoglobin adlı maddeye
tutunarak taşınır. Bu hücrenin yüzeyi ne kadar büyükse o kadar büyük miktarda
oksijen taşınacak demektir. Ancak alyuvarlar kılcal damarlardan da geçecektir.
Bu da hücrenin en az hacimde olmasını gerektirir. Yani minimum hacimde
maksimum yüzey gereklidir.
Nitekim alyuvarlar tam bu ihtiyacı karşılayacak özel bir
tasarımla yaratılmışlardır: Yassı, yuvarlak ve her iki yandan basık yapıdadırlar.
Bu halleriyle yandan iyice bastırılmış kaşar peyniri tekerine benzerler.
Bu, mümkün olan en küçük hacimde en büyük yüzeyi içeren şekildir. Nitekim
bir tane alyuvar, bu şekli sayesinde, 300 milyon hemoglobin molekülünü
taşıyabilir. Bunun yanında alyuvarlar esneklikleri sayesinde de en dar
kılcal damarlardan ya da en küçük gözeneklerden geçebilirler.
50
BALON BALIĞININ KOLORMATİK GÖZLERİ
Balon balığı Güneydoğu Asya’nın sıcak denizlerinde yaşar. Bu balık
gözlerine çok fazla ışık gelince bir tür "kimyasal güneş gözlüğü" takmaktadır.
2.5 cm. uzunluğundaki bu balığın gözlerinde fotokromik merceklere benzer
bir özellik vardır. Bu merceklerin rengi ışığa göre açılır veya koyulaşır.
Sistem şöyle çalışır: Balon balığı fazla ışıkla karşılaşınca, gözünün
saydam tabakasının (korneanın) kenarlarında yer alan "kromatofor" adlı
boya hücreleri, sarı renkli bir boya (pigment) yapmaya başlar. Bu boya
gözün üzerine yayılarak bir filtre rolü oynar ve gelen ışığın şiddetini
azaltır, böylece balığın daha net görmesi sağlanır. Karanlık sularda ise
gözdeki bu boya kaybolur ve göz en çok ışık alabileceği yapıya döner.
51
Elbette bu sistemin bilinçli bir tasarımın ürünü olduğu açıktır. Hücrelerin
göze gelen ışığa göre boya salgılamaları ya da bu salgıyı durdurmaları,
bilinçli bir şekilde yapılan bir ayarlamadır ve rastlantıların bir ürünü
olduğu düşünülemez. Göz gibi zaten tümüyle indirgenemez kompleks bir yapıya
sahip olan bir organın bir de bu gibi kusursuz bir sistemle donatılmış
olması, Allah'ın yaratışındaki muhteşemliğin bir ifadesidir.
TAŞ
KAKTÜSTEKİ YARATILIŞ
Bazı bitkiler, ot yiyici ve kemirici
düşmanlarından korunmalarını sağlayacak özellikte yaratılmışlardır.
Bu bitkiler, renk, şekil ve görünüş bakımından içinde yaşadıkları
ortamdaki bazı cansız varlıklarla kusursuz benzerlikler gösterir.
Bu tür benzerliğe en güzel örnek Güney Afrika'da yaşayan taş kaktüsüdür.
Kuraklık nedeniyle bu bitkilerin yüzeyi iyice buruşuk olur. Bu
buruşuklukların arasına toz-toprak dolunca, bitkiyi bir taştan
ayırmak bir insan için bile imkansız hale gelir. Eğer bitki bu
özelliğe sahip olmasaydı, böceklerin ve kemirgenlerin saldırısına
uğraması kaçınılmaz olurdu. Taş kaktüsünün bir diğer özelliği,
son derece renkli olan çiçeklerini br çok vanlının ortalıktan
çekildiği kuraklık mevsiminin sonunda açmasıdır. Böylece kamuflajını
tehlikeye sokacak bu oluşumu en az riskle atlatır.
|
ÇAN ÇİÇEĞİ
Balözü taşıyan şeftali yapraklı mor renkli çan çiçeği (Canpanula
persicifolia) ile balözü taşımayan küçük kırmızı renkli orkide
çiçeği (Cephalamthera rubra) Akdeniz Bölgesi'nde birlikte yaşayan
çiçeklerdir. Tek başlına yaşayan bir tür yaban arısı (Chelostoma
fuliginosum) önce balözü taşıyan mor renkli çan çiçeğine konarak
balözünü emer, daha sonra aynı renkte gördüğü balözü olmayan
orkide çiçeğine de konar, ancak başını boşuna çiçek içine sokar.
Sonuçta, vücuduna baluşan çiçek tozlarını başka bir orkideye
taşıyarak tozlaşmayı sağlar.
|
YAPRAK
Yapraklar bir
ağacın solunum organıdır: Karbondioksit alıp oksijen verirler.
Yaprağın tasarımına bakarsak; son derece ince, hafif ve gergin
bir yüzeye sahip olduğunu görürüz. Aynı zamanda da sağlamdır.
Rüzgara ve yağmur damlalarına karşı dayanıklıdır. Yaprağın özellikle
alt kısmını dikkatle incelediğimizde, sadece yaprak yüzeyinde
değil, incelerek sapından itibaren yaprağın her yerine ulaşan
damarları görürüz. Bu yapı hem madde iletimini sağlar, hem de
iskelet görevi yapıp yaprağa mukavemet kazandırır.
|
CANLILARDA MEKANİK SİSTEM TASARIMI
Çoğu zaman tasarımcılar için, harekete dayalı sistemlerin
tasarımı, durağan yapılı sistemlerin tasarımından daha zordur. Sözgelimi
bir matkabı tasarlarken karşılaşılan problemler bir sürahiyi tasarlarken
karşılaşılan problemlerden daha çoktur. Çünkü ilkinde fonksiyon ilk planda
iken, ikincisinde şekil ön plandadır. Ve fonksiyon ağırlıklı tasarımlar
daha karmaşıktır. Tasarımdaki her parça amaca hizmet etmelidir ve hepsinin
bir görevi olmalıdır. Bir tek parçanın eksikliğinde veya tasarım bozukluğunda
sistem işlemez.
Böyle bir hatayı taşıyan tasarımlar başarısızlığa mahkumdur.
Nitekim insanların yaptığı mekanik sistemlerdeki hatalar sanılandan çok
daha fazladır. Bunların bir çoğu deneme yanılma yöntemine göre tasarlanmıştır.
Hatalar, ürünün piyasaya çıkmadan önce yapılan modellerinde giderilmeye
çalışılmıştır. Ancak bu da kullanıma sunulan ürünlerde hata olmasını engelleyememiştir.
Oysa aynı şeyi doğadaki mekanik siste m tasarımları için söylemek
imkansızdır. Tüm canlılardaki mekanik tasarımlar mükemmeldir. Ve bu mükemmel
tasarım tek bir seferde hatasız olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü Allah,
tüm bunları kusursuz bir biçimde yaratmıştır. Şimdi Allah'ın bu üstün
yaratışına örnek oluşturan bazı canlıları inceleyelim.
AĞAÇKAKANIN KAFATASI
Ağaçkakanlar, ağaç kabuğuna yaptıkları vuruşlarla kabuğu
koparır sonra da ortaya çıkan böcekleri ve kabuğun altına saklanmış yumurtaları
yiyerek beslenir. Bu kuşlar, yuvalarını sağlam, canlı ağaçlara oyarlar.
Bu oyukları açarken de bir marangoz kadar maharetlidirler.
Büyük noktalı ağaçkakan türü saniyede dokuz-on vuruş yapar,
daha küçük boyutlu ağaçkakanlarda ise bu sayı on beş-yirmiye kadar çıkar.
En usta ağaçkakan türlerinden biri de Yeşil Ağaçkakandır.
Yeşil Ağaçkakan ağaçları oyarken, gagası saatte yüz kilometreden
daha büyük bir hızla çalışır. Fakat kiraz büyüklüğündeki beyni bu sarsıntılardan
etkilenmez. İki vuruşu arasındaki zaman farkı, saniyenin binde birinden
azdır. Ağaçkakanın sırrı, boyun kaslarındadır. Vurmaya başlayınca, baş
ve gaga tam bir doğru üzerine gelirler. En küçük bir sapma, beyinde yırtılma
yapabilir.
Bu denli hızlı bir vuruşun betona kafa atmaktan bir farkı
yoktur. Kuşun beyninin hiçbir hasara uğramaması ise ancak olağanüstü bir
tasarımla mümkündür. Kuşların büyük çoğunluğunda kafatası kemikleri birbirine
yapışıktır. Gaga ise çenenin hareketiyle açılır. Oysa ağaçkakanlarda gaga
ve kafatası, vuruş sırasında oluşan şoku emen süngerimsi bir madde ile
birbirinden ayrılmıştır. Bu esnek madde, otomobil amortisörlerindekinden
çok daha iyidir. Bu üstünlüğü, çok kısa aralıklarla oluşan şokları da
emebilmesinden ileri gelir. Bu madde her vuruşta oluşan şoku emip bir
sonraki şoku karşılayacak duruma gelebilir. Üstelik bunu saniyede onu
aşan vuruşun yapıldığı şartlarda başarır. Bu madde modern teknolojinin
geliştirdiği tüm benzerlerinden üstündür. Ağaçkakanın kafatası ve üst
gagasının olağan dışı bir yöntemle bağlanmış olması, her vuruşta beyninin
bulunduğu bölümün gagadan uzaklaşmasını, böylece şok emici ikinci bir
mekanizma oluşmasını sağlar. 52
PİRE: BÜYÜK SIÇRAYIŞLAR İÇİN İDEAL
Pireler, birkaç milimetrelik boylarına rağmen
oldukça yükseğe sıçrayabilecek bir tasarımla yaratılmışlardır. |
Bir pire kendi vücut yüksekliğinin 100 katından fazla yükseğe
sıçrayabilir. Sizin aynı performansı gösterebilmek için 200 m. yükseğe
sıçramanız gerekecekti. Dahası pire sıçrayışlarını 78 saat ardı arkası
kesilmeden sürdürebilir. Pire genellikle beşinci sıçrayıştan sonra bacakları
üstüne düşmez, sırtı üstüne veya başı üstüne düşer. Ne var ki bu düşüş
onu sersemletmez bile. Pirenin yaralanmamasının nedeni ise vücudundaki
tasarımda saklıdır.

Pire kadar ilginç bir başka canlı ise, pirenin
üzerinde yaşayan minik böceklerdir. Bu mikroskobik canlılılar, pirenin
sırhı andıran kabugunun içinde barınırlar. 58
|
Böceğin iskeleti vücudunun içinde değildir. İskelet, vücudu
saran yumuşak kitin tabakasına tutturulmuş, sklerotin adı verilen sert
bir karışımdan oluşur. Sklerotin tüm vücudu sarar. Bu dış iskelet birbirine
karşı sınırlı ölçüde hareket edebilen çok sayıdaki zırh plakasından oluşur.
İşte bu mükemmel tasarım, sıçrayış sonrası karşılaşılan şokları emer ve
etkisiz hale getirir.
Öte yandan pirelerin kan damarları yoktur. Vücudun iç kısmı
tümüyle, berrak akıcı bir kanın içinde yüzer. Bütün iç organlar bu halleriyle
adeta yumuşak yastıklarla çevrelenmiş gibidir, bu nedenle ani basınç yükselmelerinden
hiç etkilenmezler. Kan, bütün vücuda dağılmış hava borucukları ile temizlenir.
Böylelikle sürekli olarak oksijen temini için gerekli olan güçlü bir pompaya
da ihtiyaç duyulmaz. Kalp bir tüp şeklindedir ve o kadar ağır bir ritimle
çarpar ki, sıçramalardan oluşan değişiklikler onu hemen hemen hiç etkilemez.
Bilim adamları yaptıkları araştırmalar sonucunda pirenin
bacak kaslarının, aslında yaptığı büyük sıçrayışları gerçekleştirecek
kadar güçlü olmadığını belirlemişlerdir. Pirenin gösterdiği sıçrama performansı,
asıl olarak bacaklarına eklenmiş olan bir tür yay sisteminden kaynaklanmaktadır.
Bu yay sistemi, "resilin" adlı proteinden yapılmış bir doku sayesinde
çalışır. Bu maddenin özelliği gerilerek sakladığı enerjinin %97'sini serbest
bırakabilmesidir. Bugün piyasadaki en iyi esneyen madde için bu oran %85
kadardır. Lastik özelliğine sahip bu doku bant şeklinde iki arka bacağa
yerleştirilmiştir. Pire bacaklarını büktüğünde en kuvvetli kaslarıyla
onu gerer, ve bacaklar açılmaya başladığında saniyenin binde biri kadar
kısa bir zamanda tüm enerjisini serbest bırakır. Bu sayede olağanüstü
sıçrayışlar yapabilir.
PALAMUT BÖCEĞİ VE DELME MEKANİZMASI
Palamut böceği, adından da anlaşılacağı gibi, meşe ağacının
palamut adlı meyvesine bağımlı yaşar. Böceğin kafasından oldukça uzun
bir boru uzanır. Gövdesinden bile daha uzun olan bu borunun ucunda da
minik fakat çok keskin bir testere dişi bulunur.
Böcek normal zamanda bu boruyu, yürümesine engel olmaması
için, vücuduyla aynı doğrultuda tutar. Bir palamutun üzerine geldiğinde
ise, boruyu ona doğru eğer. Bu haliyle tam bir sondaj makinesine benzemektedir.
Borusunun testereye benzeyen ucunu palamuta dayar. Hareketli kafasını
bir sağa bir sola döndürerek boruyu oynatır ve palamutu delmeye başlar.
Böceğin kafası bu iş için ideal bir tasarıma sahiptir ve olağanüstü bir
hareket serbestliği gösterir.
Özel bir "sondaj borusu" ile yaratılmış
olan palamut böceği, olağanüstü bir üreme yöntemi izler. |
Böcek bu şekilde sondaj yaparken bir yandan da borusu aracılığıyla
palamut içindeki meyveyi yiyerek beslenir. Ancak meyvenin büyük bölümüne
dokunmaz; bunu yeni doğacak yavrusu için saklamaktadır. Delme işlemi tamamlandığında,
böcek açılan delikten içeri bir tane yumurta bırakır. Yumurta, annesinin
palamut içinde açtığı kanalın içine yerleştikten sonra larva halini alır.
Larva palamutu yemeye başlar. Yedikçe büyür, büyüdükçe de daha çok yer.
Larva ne kadar çok yerse, palamut içinde gelişmek için kendine o kadar
çok yer açmış olur.
Bu durum, palamut bağlı olduğu daldan düşene kadar devam
eder. Palamutun yere düşerken çıkan çarpma sesi ve sarsıntı, larvaya artık
dışarı çıkma zamanının geldiğini haber verir . Güçlü dişleri sayesinde,
daha önceden annesinin açtığı deliği büyütür. Son derece semirmiş olan
larva, zorla da olsa kendini bu delikten dışarı çıkarır. Larvanın bundan
sonraki ilk işi kendini yerin 25-30 cm kadar altına gömmektir. Burada
"pupa" evresini geçirecek ve bir ile beş yıl boyunca bekleyecektir. Tam
bir yetişkin olup toprak üzerine çıktığında ise, bu kez o palamutlara
sondaj yapmaya başlar. Pupa süresindeki farklılık, yeni sürgündeki palamutların
olgunlaşmasına bağlı olarak değişmektedir. 53
Palamut böceğinin bu ilginç hayatı, evrim teorisini çürüten
ve Allah'ın canlıları ne denli kusursuz tasarımlarla yarattığını gösteren
bir delildir. Dikkat edilirse, böceğin her türlü mekanizması belirli bir
plan üzere tasarlanmıştır. Sondaj borusu, bu borunun ucundaki kesici dişler,
borunun kullanılmasını sağlayan oynak kafa yapısı, tüm bunlar rastlantılarla
ya da "doğal seleksiyonla" açıklanamaz. Sahip olduğu uzun boru, sondaj
işini kusursuzca başarmadığı sürece, hayvan için bir ayakbağından ve dolayısıyla
dezavantajdan başka bir şey olmayacaktır. Bu yüzden "aşama aşama" geliştiği
iddia edilemez.
Böcek, palamutları delerken kafasını
yandaki şekilde gösterildiği gibi kullanır. |
 |
Öte yandan larvanın sahip olduğu organlar ve içgüdüler de
ortada "indirgenemez kompleks" bir süreç olduğunu göstermekterdir. Larvanın
palamut kabuğunu parçalayacak güçlü dişlere sahip olması, dışarı çıktığı
anda toprağın derinliklerine girmesi gerektiğini "bilmesi" ve burada beklemek
için de "sabretmesi" zorunludur. Aksi halde canlı neslini sürdüremeyecek
ve yok olacaktır. Tüm bunlar rastlantılarla açıklanamaz ve bu küçük canlının
çok üstün bir akıl gösterisiyle yaratıldığını ortaya koyar.
Allah bu küçük canlıyı kusursuz organlar ve kusursuz içgüdülerle
yaratmıştır.
Aksi halde canlı neslini sürdüremeyecek ve yok olacaktır. Tüm bunlar
rastlantılarla açıklanamaz ve bu küçük canlının çok üstün bir akıl gösterisiyle
yaratıldığını ortaya koyar.
Allah bu küçük canlıyı kusursuz organlar ve kusursuz içgüdülerle yaratmıştır.
MEKANİK TUZAKLAR
GENLİSİA
|

Genlisia'daki yaprak kapanının ilginç yapısı: Silindirik bir sap
(A) ve boş bir soğancıktan (B) sonra yine silindirik bir boyun bölümü
(C) gelir. Bu bölümün sonunda da yarık biçiminde bir ağız (D) vardır. |
Genlisianın tuzağı, hayvan bağırsağına benzer.
Toprak altında dallanmış olan yaprakları, içi boş borular şeklindedir.
Topraktan çekilen su bu borularda ilerler.
Boruların uçlarındaki yarıklarda, bitkinin içine
doğru yönelmiş bir akıntı vardır. Bu akıntı, bitkinin içinde su pompalayan
tüycüklerden kaynaklanır.
Su içindeki
böcekler ve diğer organizmalar, akıntı nedeniyle boruların uçlarındaki
yarıklardan içeri doğru sürüklenir. Bu sürüklenme boyunca geçtikleri her
yer uçları aşağıya bakan kalın ve sert tüylerle kaplıdır.
Tüycükler
de birer sübap gibi iş görerek, böceği bitkinin içine doğru iten ikinci
bir etki meydana getirirler. Kurban içerilere doğru ilerledikçe bir dizi
öldürücü sindirim beziyle karşı karşıya gelir. Sonunda da Genlisianın
besini olmaktan kurtulamaz. 54
TORBA OTUNUN DOKUNMATİK TUZAĞI
Bilim dünyasında 'Utricularia'
adıyla bilinen torbaotu bir su bitkisidir.
Torbaotunun kese biçimindeki kapanlarınında
üç tip salgı bezi bulunur: Bunlardan ilki olan küresel salgı bezleri,
kapanın dış yüzünde yer alır.
Diğer iki tip salgı bezi, yani "dört kollu salgı
bezleri" ve "iki kollu salgı bezleri" ise kapanın iç yüzünde yer alır.
Bu farklı salgı bezleri, çok ilginç bir tuzağı aşamalı olarak çalıştırır.
Öncelikle iç yüzeydeki salgı bezleri devreye
girer. Bu bezlerin üzerindeki tüyler, suyu torbaotunun dışına doğru pompalar.
Böylelikle torbaotunun içinde, önemli bir boşluk meydana gelir.
Bu boşluğun ağzında ise, deniz suyunun tekrar
içeri girmesini engelleyen bir kapan vardır. Bu kapanın üzerinde bulunan
tüyler ise, dokunmaya karşı oldukça duyarlıdır.
Sudaki bir böcek veya organizma bu tüylere değecek
olursa, kapan hızla açılır. Doğal olarak da içi boş olan torbaotuna doğru
ani bir su akımı oluşur.
Bu akıntıya kapılan kurban daha ne olduğunu
anlamadan kapan kapanır. Saniyenin binde biri kadar kısa süren bu olaydan
hemen sonra da, salgı bezleri içeride hapsolan avı sindirmek üzere salgı
üretmeye başlar. 55

Torba otunun kesiti ve kapanın işleyişi:
1- Av kapanın tetik tüylerine dokunuyor, 2- Kapan anında açılıp
hayvan içeri çekiliyor 3- Kapı kurbanın üzerine kapanıyor. |
BAKTERİ KAMÇISI
Bazı bakteriler, sıvı bir ortamda hareket edebilmek için
"kamçı" adı verilen bir organ kullanırlar. Bu organ, bakterinin hücre
zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı
bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir.
Bakterilerin kamçısı, uzun zamandır bilinmektedir. Ancak
son 10 yıl içindeki gözlemler, bu kamçının detaylı yapısını ortaya çıkarınca
bilim dünyası şaşkına dönmüştür. 56
Çünkü kamçının, önceden sanıldığı gibi basit bir titreşim mekanizmasıyla
değil, çok karmaşık bir "organik motor" ile çalıştığı ortaya çıkmıştır.
Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla aynı mekanik
özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli kısım (rotor)
ve bir durağan kısım (stator).
Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer sistemlerden
farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde saklı tutulan hazır enerjiyi
kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynağı vardır: Bakteri,
zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Motorun kendi
iç yapısı ise olağanüstü derecede komplekstir. Kamçıyı oluşturan yaklaşık
40 ayrı protein vardır. Bunlar kusursuz bir mekanik tasarımla yerlerine
yerleştirilmiştir. Bilim adamları kamçıyı oluşturan bu proteinlerin, motoru
kapatıp açacak sinyalleri gönderdiklerini, atom boyutunda harekete imkan
sağlayan mafsallar oluşturduklarını ya da kırbacı hücre zarına bağlayan
proteinleri hareketlendirdiklerini belirlemişlerdir. Motorun işleyişini
basitleştirerek anlatmak amacıyla yapılan modellemeler bile sistemin karmaşıklığının
anlaşılması için yeterlidir.
Sadece bakteri kamçısının bu kompleks yapısı dahi tüm bir
evrim teorisini çökertmek için yeterlidir. Çünkü kamçı hiçbir şekilde
basite indirgenemeyecek bir yapıdadır. Kamçıyı oluşturan moleküler parçaların
tek bir tanesi bile olmasa, ya da kusurlu olsa, kamçı çalışmaz ve dolayısıyla
bakteriye hiçbir faydası olmaz. Bakteri kamçısının ilk var olduğu andan
itibaren eksiksiz olarak işlemesi gerekmektedir. Bu gerçek karşısında
evrim teorisinin "kademe kademe gelişim" iddiasının anlamsızlığı, bir
kez daha açıkça ortaya çıkmaktadır.
Bakteri kamçısı, evrimcilerin "en ilkel canlılar" saydığı
bakterilerde dahi, olağanüstü tasarımlar bulunduğunu gösteren önemli bir
gerçektir. Canlılığın detaylarına inildikçe, Darwin'in 19. yüzyılın ilkel
bilim düzeyi içinde basit yapılar sandığı organların ne denli kompleks
yapılar olduğu görülmektedir. Bir başka deyişle, yaratılışın kusursuzluğu
anlaşılmakta ve canlılığa başka bir açıklama getirmeye çalışmanın saçmalığı
gözler önüne serilmektedir.
YUNUSTAKİ YARATILIŞ
Yunuslar ve balinalar diğer tüm memeliler gibi ciğerleri
ile solunum yaparlar. Bu, onların su içinde iken balıklar gibi nefes alıp
veremeyecekleri anlamına gelir. Bu nedenle nefes almak için düzenli olarak
su yüzeyine çıkarlar. Başlarının üstünde hava alıp vermelerini sağlayan
bir delik bulunur. Burası öyle tasarlanmıştır ki hayvan suya daldığında
delik bir kapak tarafından otomatik olarak örtülür ve içeri su kaçması
önlenir. Su yüzeyine çıkıldığında ise, kapak yine otomatik olarak açılır.
BOĞULMADAN UYUMAYI SAĞLAYAN SİSTEM
Yunuslar her nefes alışlarında ciğerlerinin % 80- 90'ını
havayla doldururlar. Oysa çoğu insan için bu oran ancak % 15'i bulur.Yunuslar
için nefes almak insanlarda veya diğer kara memelilerinde olduğu gibi
bir refleks değildir, iradeli bir harekettir. 57
Yani biz nasıl yürümeye karar veriyorsak, yunuslar da nefes
almaya karar verir. Bu, hayvanın suda uyurken boğularak ölmemesi için
alınmış bir tedbirdir. Yunus uykusu sırasında beyninin sağ ve sol yarım
kürelerini yaklaşık on beş dakika arayla nöbetleşe kullanır. Bir yarım
küre uyurken, diğer yarım küre yüzeye çıkarak hayvanın nefes almasını
kontrol eder.
Yunusların ağızlarındaki gagaya benzer çıkıntı ise sudaki
hareketlerini kolaylaştıran bir başka tasarımdır. Hayvan bu yapı sayesinde
suyu daha iyi yarmakta ve daha az enerji harcayarak, daha hızlı yüzebilmektedir.
Modern gemilerin burunlarında da yunus ağzına benzer bir çıkıntı vardır.
Bu hidrodinamik tasarım, gemilerin hızını da aynen yunuslarınki gibi artırmaktadır.
YUNUSLARIN SOSYAL YAŞAMI
Yunuslar çok büyük gruplar halinde yaşar. Güvenli bir koruma
için dişiler ve yavrular böyle bir grubun ortasında yer alır. Grubun hasta
üyesi yalnız bırakılmaz, ölene kadar grubun içinde tutulur. Bu güçlü dayanışma
bağı, yeni bir yavru gruba katıldığı ilk günden itibaren başlar.
Yunus yavruları önce kuyrukları dışarı çıkacak biçimde doğarlar.
Bu sayede doğum tamamlanana kadar yavrunun havasızlıktan ölmesi önlenmiş
olur. En son yunusun başı doğum kanalından çıkar çıkmaz, ilk nefesini
alması için hızla su yüzeyine çıkarılır. Genellikle, yardım amacıyla anne
yunusa bir başka dişi yunusda eşlik eder.
Anne yunus doğumdan sonra hemen yavrusunu emzirir. Süt emmek
için dudağı olmayan yavru, annesinin karnındaki bir yarıktan çıkan iki
süt kaynağından beslenir. Bu bölgeye ufak ağız darbeleriyle dokunduğunda
süt fışkırır. Yavru her gün onlarca litre süt içer. Bu sütün % 50'si yağdan
meydana gelir (ineklerde ise sütün sadece % 15'i yağdır). Bu yoğun kıvam
sayesinde, yavrunun vücut ısısını dengelemek için ihtiyaç duyduğu yağlı
deri tabakası hızla oluşur. Hızlı dalışlar esnasında diğer dişiler yavruyu
aşağı doğru iterek yardımcı olurlar. Ayrıca, yavruya avlanmayı ve sonarını
kullanmayı da öğretirler. Bu yıllarca süren bir eğitim safhasıdır. Bazıları
yıllarca sevdikleri bir aile üyesinin peşinden ayrılmazlar. 30 sene boyunca
bu böyle devam edebilir.
VURGUN YEMEYİ ÖNLEYEN SİSTEM
Yunuslar insanlarla kıyaslanamayacak kadar derin sulara dalabilirler.
Bu konudaki rekor Balinagillerden amber balığına aittir. Amber balığı
bir nefes alışla 3000 metre derine dalış yapabilir. Gerek yunuslar gerekse
balinalar bu tip dalışlara uygun bir tasarımda yaratılmışlardır. Palet
şeklindeki kuyruklar suya dalmayı ve yüzeye çıkmayı oldukça kolaylaştırır.
Dalış için yaratılmış bir başka tasarım da hayvanın ciğerlerinde
gizlidir: Hayvan derine daldıkça üzerindeki suyun ağırlığı, yani basıncı
artar. Bu basıncı dengelemek için, ciğerlerinin içindeki hava basıncını
da giderek artırır. Ancak bu hava basıncı giderek çok yüksek derecelere
çıkar. Aynı basınç bir insan ciğerine uygulansa, ciğer yırtılıp parçalanacaktır.
İşte bu tehlikeye karşı yunusun vücudunda çok özel bir koruma yaratılmıştır:
Yunusların akciğerlerindeki bronşlar ve hava kesecikleri, basınca karşı
son derece dayanıklı kıkırdak halkalarla korunmuştur.
Yunusların vücutlarındaki bir diğer yaratılış örneği ise,
vurgun tehlikesine karşı alınan tedbirdir. Dalgıçlar su yüzeyine hızlı
çıkışlarda basınç farkından kaynaklanan bu tehlikeyle karşılaşırlar. Vurgunun
nedeni, akciğerlere çekilmiş olan havanın ani bir biçimde kana karışarak
damarların içinde hava kabarcıkları oluşturmasıdır. Bu baloncuklar kan
dolaşımındaki düzeni bozarak ölüm tehlikesi meydana getirir. Balinalar
ve yunuslar ise bizler gibi akciğerleriyle solumalarına karşın böyle bir
problemle asla karşılaşmazlar. Bunun nedeni, derinlere dalarken insanlar
gibi dolu ciğerle değil, boş ciğerle hareket etmeleridir. Ciğerleri hava
ile dolu olmadığı için, bu havanın basınç değişikliği nedeniyle kana karışması
ve dolayısıyla "vurgun yeme" tehlikesi ile karşı karşıya kalmazlar.
Ama asıl soru burada ortaya çıkar: Eğer ciğerlerini hava
ile doldurmuyorlarsa, oksijensiz kalıp boğulmaktan nasıl kurtulurlar?
Bu sorunun cevabı, bu canlıların kaslarındaki yüksek orandaki
"miyoglobin" proteinidir. Bu miyoglobin proteinleri, çok yüksek miktarda
oksijen molekülünü kendi üzerlerine bağlar ve muhafaza ederler. Yani canlı
için gereken oksijen, ciğerdeki havada değil, doğrudan kasların içinde
saklanır. Yunuslar ve balinalar bu sayede uzun süre nefes almadan yüzer
ve diledikleri kadar da derine dalabilirler. İnsanlarda da miyoglobin
proteini vardır, ama çok daha az oranda olduğu için, aynı yüzme serbestliğini
sağlamamaktadır. Yunus ve balinalara özel olan bu biyokimyasal ayarlama,
elbette bilinçli bir tasarımın açık delilidir. Allah, her canlı gibi deniz
memelilerini de içinde bulundukları şartlara en uygun vücut yapılarıyla
yaratmıştır.
ZÜRAFANIN POMPASI
Zürafa beş metreye varan boyuyla karada yaşayan en büyük
hayvanlardandır. Hayvanın yaşayabilmesi için kalbinden iki metre yukarıdaki
beynine kan göndermesi şarttır. Bunun içinse olağanüstü güçlü bir kalbe
ihtiyacı vardır. Nitekim zürafanın kalbi 350 mmHg.'lik bir basınçla kan
pompalayacak kadar güçlüdür.
Normalde bir insanı öldürebilecek kadar güçlü olan bu sistem,
özel bir haznenin içinde bulunur. Hazne, basıncın bu ölümcül etkisini
kaldırabilmek için küçük damarlarla kuşatılmıştır.
Baştan kalbe kadar giden bölümde; yukarı çıkan ve aşağı inen
damarların oluşturduğu bir U sistemi bulunur. Ters yönde akan kan damarları
toplam basıncı sıfırlar, böylece hayvan ani kanamalara neden olacak iç
basınçtan kurtulmuş olur.
Kalpten aşağıda olan kısımda ise, fazla kalın olmadığından
bacakların ve ayağın da özel bir korumaya ihtiyacı vardır. Zürafanın bacak
ve ayaklarını saran derinin son derece kalın olması onu kan basıncının
kötü etkilerinden korur. Ayrıca damarların içinde, şiddetli kan akışını
durdurarak basıncı kontrol altına alan kapakçıklar da bulunur.
Asıl büyük tehlike ise, hayvan su içmek için başını yere
kadar indirdiğinde ortaya çıkar. Normalde beyin kanamasına sebep olacak
kadar şiddetli olan kan basıncı, bu durumda çok daha artar. Ama bu tehlike
karşısında kusursuz bir önlem alınmıştır. Vücutta salgılanan "sefaloraşidien"
adlı sıvı devreye girer ve kalp hacmini küçülterek pompalanan kanı azaltır.
Öte yandan, hayvanın boynunda, başını aşağı eğdiğinde devreye giren özel
kapakçıklar vardır. Bu kapakçıklar kanın akışını büyük ölçüde azaltır
ve böylece zürafa güven içinde su içip tekrar başını yukarı kaldırabilir.
Zürafanın kat kat olan damarlarının kalınlığı da, yine bu yüksek basınç
tehlikesine karşı alınmış bir tedbirdir.

Bal arılarının savunma silahı iğneleridir.
Ama bunun yetersiz kaldığı zamanlarda vücut ısıların kullanarak
düşmanlarını öldürürler. Kovana saldıran bir eşek arısının etrafına
toplanan arılar, onu yaydıkları ısı ile kavurarak öldürürler. Isıya
duyarlı kameralarla çekilen yandaki fotoğraftaki kırmızı bölgeler,
ısının 50 derecenin üzerine çıktığı yerleri göstermektedir.
|
BAL ARILARINDA SAVUNMA STRATEJİSİ
Japonya'daki eşek arıları, Avrupa'dan getirilen bal arıları
için tam bir düşmandır. Yağma için bir kovana saldıran 30 eşek arısı,
üç saat içinde tam 30.000 bal arısını öldürebilir. Ancak buna karşılık
yerli bal arıları mükemmel bir savunma mekanizmasına sahip olarak yaratılmıştır.
Bir eşek arısı, yeni bir arı kolonisi keşfettiğinde, bunu
diğer hemcinslerine duyurmak için özel bir koku salgılar. Kokuyu bal arıları
da algıladığından, kovanı savunmak üzere hemen girişe toplanmaya başlarlar.
Bir eşek arısı yaklaştığında, 500 kadar bal arısı havalanıp hemen eşek
arısının etrafını sarar. Bedenlerini hızla titreştirmeye başlarlar ve
bu, arıların vücut ısılarının artmasına neden olur. Bu esnada eşek arısı
adeta bir fırında pişiriliyormuşçasına ısınır ve sonunda ölür. Bu türden
bir saldırının ısıya duyarlı filmle çekilmiş fotoğrafında, görünen beyaz
bölgelerdeki sıcaklık 50 oC'ye kadar çıkmaktadır. Bal arılarının dayanabildiği
bu sıcaklık, eşek arıları için ölüm demektir. 58
KURBAĞALARDA ÜREME MUCİZELERİ
Pek çok kişi kurbağaların sadece, küçük yumurtalardan çıkan
"iribaş" adlı yavruların gelişmesi yoluyla çoğaldıklarını zanneder. Oysa
öyle kurbağa türleri vardır ki, üreme şekilleri çok daha şaşırtıcıdır.
59
Kurbağalar, çok farklı çevrelerde yasayabilecek özelliklerde
yaratılmışlardır. Dolayısıyla, Antartika dışında tüm kıtalarda hayat sürebilirler:
Çöllerde, ormanlarda, çayırlarda ve hatta yükseklikleri 5000 m.'yi aşan
Himalaya ve And Dağları'nda bile yaşayan kurbağa türleri vardır. En bol
bulundukları yerler ise tropikal bölgelerdir. 2 kilometrekarelik bir yağmur
ormanı parçasında yaklaşık 40 farklı türde kurbağaya rastlanmıştır.
Kurbağaların bazı türlerinde yalnız erkekler, bazı türlerinde
yalnız dişiler, bazı türlerinde de her ikisi birden yavrulara bekçilik
eder. Costa Rica'nın "Küçük Ok Zehiri Kurbağaları"nın erkekleri, yumurtaların
başlarında onlar çatlayana kadar 10-12 gün bekçilik yapar. Dünyaya gelen
iribaşlar olağanüstü bir çaba gösterip dişinin sırtına tırmanır ve annenin
sırtına adeta kaynaşmışçasına tutunurlar. Yavruların tutunma işi tamamlanınca,
dişi kurbağa ormanda yer alan Bromelia türündeki ağaçlardan birine tırmanır.
Bu ağacın havaya bakan açıklıklarında kadeh şeklinde çiçekler mevcuttur.
Çiçeklerin içi ise su doludur. Anne kurbağa bu çiçeklere ulaşınca yavrularını
çiçeğin içine bırakır. Yavrular artık burada güvenle büyüyecektir.
Ancak bu su birikintisinde yavruların beslenmesini sağlayacak
herhangi bir yiyecek yoktur. Bu nedenle anne kurbağa, yavruların erişkin
hale gelebilmesi için gerekli olan 6 hafta boyunca sık sık su birikintisine
uğrayarak döllenmemiş bir yumurta bırakır. İribaşlar, protein ve karbonhidrat
yönünden hayli zengin olan bu yumurtayı yiyerek beslenir.
Gladyatör kurbağaları ise yumurtalarının bulunduğu alanı
kollayan bir başka kurbağa türüdür. Bu türün erkekleri, baş parmaklarının
dibinde bulunan ve iğneye benzeyen çıkıntılarla yaratılmışlardır. Başka
bir erkek kurbağa yumurtalara yaklaşacak olursa, bu çıkıntılarla onun
derisini parçalarlar.
Küçük Afrika Kara Kurbağası (Nectophyrine afra) olarak bilinen
bir başka türde ise erkek kurbağalar göl ve ağır akan suların kenarlarına
çamurdan yuvalar yapar. Bu havuzcuklar su ile doludur. Kurbağa bu su birikintisinin
yüzeyinde ince bir film tabakası oluşturarak yumurtaların buna takılı
kalmasını sağlar. Bu sayede yumurtalar su yüzeyinde kalarak oksijen alır.
Ufak bir sarsıntı, örneğin bir kurbağanın sıçraması ya da bir yusufçuğun
pike yapması bile yüzey filmini yırtarak yumurtaların dibe çökmesine neden
olacaktır. Bu durumda da yumurtalar oksijensizlikten ölecektir. Bu yüzden
erkek kurbağalar yumurtaların başında sabırla nöbet tutar. Bu nöbet sırasında
da ayaklarını suya vurarak yumurtalara daha çok oksijen gelmesini sağlar.
Karnındaki zar saydam olduğu için "cam kurbağaları" adını
alan bir başka kurbağa türü ise yavrularının başında nöbet tutmaz. Allah
onlara başka bir yöntem ilham etmiştir: Yumurta kümelerini, tropikal göl
ve ırmakların üstündeki kaya ve bitkilere yapıştırırlar. Yumurtalar açıldığında
ise iribaşlar suya düşer. Farklı kurbağa türlerinin yavrularını korumak
için gösterdikleri tüm bu bilinçli ve fedakar davranışlar Darwinizm'in
temel varsayımlarını çürütmektedir. Tüm canlıların sadece kendilerini
düşündüklerini ve doğada bencil bir yaşam mücadelesi olduğunu öne süren
Darwinizm, tek bir kurbağanın yavrularını korumak için gösterdiği çaba
karşısında bile açmaz içindedir. Dahası, bu canlıların gösterdikleri akıllı
davranışlar da Darwinizm'in iddia ettiği gibi rastlantılarla açıklanamamakta
ve bu canlıların Allah tarafından yaratıldıklarını ve O'nun verdiği güdülerle
yönlendirildiklerini göstermektedir. Nitekim Allah bir Kuran ayetinde
canlılarda insanlar için açık deliller olduğunu şöyle bildirmiştir:
Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin
bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 4)
MİDEDE ÜREYEN KURBAĞALAR
Avusturalya'da yaşayan Rheobatrachus Silus türü kurbağaların
kullandığı olağanüstü üreme yöntemi, Allah'ın canlıları ne denli üstün
tasarımlarla yarattığının bir örneğidir. Dişi Rheobatrachuslar, döllendikten
sonra kendi yumurtalarını yutarlar. Ama bu yumurtalarla beslenmek için
değil, onları korumak için.. Yumurtalardan çıkan iribaşlar midede kaldıkları
6 hafta boyunca sürekli gelişir. Peki iribaşlar nasıl olmaktadır da uzun
zaman sindirilmeden midede kalabilmektedir?
Yavrusunu ağzından dünyaya getiren Rheobatracbus
kurbağası |
Bunun için kusursuz bir sistem yaratılmıştır. Öncelikle anne
kurbağalar, bu 6 haftalık üreme mevsiminde yemeyi, içmeyi keser. Bu sayede
mideleri sadece yavrulara tahsis edilmiş olur. Ancak bir diğer tehlike,
midenin düzenli olarak salgıladığı hidroklorik asit ve pepsindir. Bu salgıların
normalde yavruları çok kısa sürede parçalayıp öldürmesi gerekir. Ancak
buna karşı çok özel bir tedbir alınmıştır. Anne karnındaki sıvılar, yumurta
kapsüllerinden, daha sonra da iribaşlardan salgılanan "prostaglandin E2"
adlı salgıyla etkisiz hale getirilir. Böylece yavrular bir asit havuzu
içinde yüzmelerine rağmen güvenli bir biçimde büyür.
Peki ama bu iribaşlar annelerinin midesinde neyle beslenir?
Bu soruna karşı da özel bir çözüm yaratılmıştır. Bu türe ait yumurtalar,
diğer kurbağa türlerinin yumurtalarına göre oldukça büyüktür. Bunun nedeni
ise, yumurtaların içine yavruyu beslemek için protein yönünden çok zengin
bir yumurta sarısı tabakası yerleştirilmiş olmasıdır. Bu yumurta sarısı,
yavruları 6 hafta boyunca beslemek için yeterlidir.Doğum anı da kusursuzca
tasarlanmıştır. Yavrular mideden çıkıp dış dünyaya adım atarken, annenin
yemek borusu, aynen doğum sırasındaki vagina gibi genişler. Yavrular dışarı
çıktıktan sonra ise anne yemek yemeye başlar ve mide eski haline döner.
Rheobatrachus Silus türü kurbağaların bu olağanüstü üreme
yöntemi, evrim teorisini çok açık bir biçimde geçersiz kılmaktadır. Çünkü
bu üreme sistemi, tamamen "indirgenemez komplekslik" özelliğine sahiptir.
Sistemin başarılı olabilmesi ve dolayısıyla kurbağanın üreyebilmesi için,
bütün aşamaların eksiksiz olması şarttır. Annenin yumurtaları yutacak
ve 6 hafta boyunca da başka hiçbir şey yemeyecek bir içgüdüye sahip olması
zorunludur. Yumurtalar da, mide asitlerini etkisiz hale getiren sıvıyı
salgılamalıdır. Öte yandan, yumurtalara yavruların 6 hafta boyunca beslenmesini
sağlayacak büyük bir yumurta sarısı tabakası eklenmesi ya da doğum anında
annenin yemek borusunun genişlemesi de şarttır. Bunların hepsi aynı anda
gerçekleşmezse, üreme gerçekleşmeyecek ve kurbağanın soyu tükenecektir.
Dolayısıyla bu sistem evrim teorisinin iddia ettiği gibi
aşama aşama ortaya çıkmış olamaz. Dünya üzerindeki ilk Rheobatrachus Silus
türü kurbağa, bu kusursuz sisteme sahip olarak var olmuştur. Bu ise elbette
bu kurbağaların Allah tarafından bir anda ve kusursuzca yaratıldıklarını
göstermektedir. Bu yazı boyunca incelediğimiz tüm canlılar da yine aynı
gerçeği ispatlamaktadır. Tüm doğaya hakim olan üstün bir yaratılış vardır.
Allah, her canlıyı son derece kompleks sistemlerle yaratmıştır ve böylelikle
de bu canlıları inceleyen insanlara Kendi gücünü ve ilmini sergilemektedir.
Bir ayette Allah'ın kusursuz yaratışı şöyle haber verilir.
"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca
var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde
ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr
Suresi, 24)
EN BÜYÜK YARATILIŞ: EVREN
Evrende canlı ya da cansız bütün maddeleri etkileyen değişmez
kurallar vardır. İşte bu değişmez kurallar, evrenin de aynı içinde barındırdığı
canlılar gibi, kusursuz bir tasarımla yaratıldığını gösteren delillerdir.
Bugün daha çok fizikçilerin ilgilendiği bu ipuçları, bizlere maddi yaşama
ilişkin yasalar olarak sunulur. Kimi insanların "fizik yasaları" olarak
görüp de doğal karşıladığı pek çok özellik, Allah'ın mükemmel yaratışının
delillerinden başka bir şey değildir. (Ayrıntılı bilgi için Bkz. Harun
Yahya, Evrenin Yaratılışı, İstanbul 1999)
Burada sadece evrendeki tasarımın kusursuzluğunu hatırlatacak
bir kaç örnekle yetineceğiz.
Örneğin su molekülündeki tasarımın onlarca özelliğinden
sadece birini ele alalım: "Suyun akışkanlığı".
Her sıvının farklı bir akışkanlık değeri vardır. Suyun
akışkanlığı ise canlıların tam kullanabileceği orandadır. Eğer suyun akışkanlığı
daha zayıf olsaydı, yani su daha yoğun bir sıvı olsaydı, bitkilerin kıl
inceliğindeki borularının içinde ilerleyemeyecek ve bitki yaşamı için
gerekli maddeleri taşıyamayacaktı.
Suyun akışkanlığı şimdi olduğu gibi olmasaydı, akarsuların
akışı farklılaştığından, dağ oluşumları değişecek, vadiler, verimli ovalar
oluşmayacak, kayalar parçalanıp toprakları meydana getiremeyecekti.
Su, vücudumuzu mikroplara ve zararlı yabancı maddelere karşı
koruyan akyuvarların da hareket etmesine imkan tanır. Eğer su daha yoğun
olsaydı kan daha kıvamlı olacak ve bu hücrelerin damarlar içindeki hareketi
imkansız hale gelecekti. Kalbin kanı pompalaması zorlaşacak, bunun için
gerekli enerjiyi belki de karşılayamayacaktı.
Sadece bu bir kaç örnek bile suyun canlılar ve özellikle
insan için yaratılmış özel bir sıvı olduğunu göstermektedir. Bir ayette
Allah, insanlara su hakkında şöyle buyurmuştur:
"Sizin için gökten su indiren O'dur;
içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız.
Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her
türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler
vardır." (Nahl Suresi, 10-11)
KUVVETLERİN DENGESİ
Yer çekimi kuvveti bugünkünden daha fazla olsaydı ne
olurdu? Koşmak ve hatta yürümek imkânsız hale gelirdi. İnsanlar ve hayvanlar
tüm bu hareketleri gerçekleştirmek için şimdikinden daha çok enerji sarf
ederlerdi. Bu durumda başta yeryüzündeki besin kaynakları olmak üzere
enerji kaynakları hızla tükenerek yok edilirdi. Ya çekim kuvveti daha
zayıf olsaydı? Hafif şeyler yeryüzünde sabit durmayacaktı. Sözgelimi en
ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçuşacaktı.
Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı.
Akarsuların akış hızı yavaşlayacak, bu nedenle onlardan elektrik enerjisi
elde edilemeyecekti. Bu özellik Newton tarafından açıklanan kütlesel çekim
kanununa dayanmaktadır: Newton'un kütlesel çekim yasası cisimler birbirinden
uzaklaştıkça çekim kuvvetinin azaldığını söyler. Bu yasaya göre iki yıldız
arasındaki mesafe 3 katına çıkacak olursa, çekim kuvveti 9 kat azalacaktır.
Veya uzaklık yarıya indiğinde yıldızın çekim kuvveti 4 kat artacaktır.
Bu yasa dünyanın, ayın ve gezegenlerin yörüngelerinin bugünkü
gibi olmasını açıklar. Eğer yasa böyle olmayıp da yıldızın çekim kuvveti
uzaklık arttıkça daha fazla azalsaydı, gezegenlerin yörüngeleri eliptik
olmazdı, gezegenler sarmal bir yörünge çizerek güneşe doğru inişe geçerlerdi.
Tam tersine daha az olsaydı ise, uzak yıldızların çekim kuvveti güneşinkine
baskın çıkar ve dünya güneşten sürekli uzaklaşan bir yolculuğa çıkardı.
Bunun sonucunda, dünya, ya hızla güneşe yaklaşıp sıcaktan kavrulur ya
da güneşten uzaklaşarak uzayın mutlak soğukluğuna savrulup donardı.
Planck Sabiti Farklı Olsaydı ?...
Gün boyunca çeşitli yollarla farklı enerjilerle karşılaşıyoruz.
Bir ateş karşısındayken hissettiğimiz sıcaklık bile aslında çok hassas
dengelerde yaratılmıştır.
Fizikte enerjinin sürekli bir akım halinde değil, 'kuvant'
adı verilen parçalar halinde yayıldığı öngörülür. Yayılan enerji miktarı
hesaplanırken Planck Değişmezi adı verilen sabit bir rakam kullanılır.
Bu sayı çoğu zaman matematikte gözardı edilebilecek kadar küçüktür. Büyüklüğü
kabaca 0,000000000000000000000000006624 olarak ifade edilen bu sayı, doğanın
temel değişmezlerinden biridir. Herhangi bir radyasyon olayında, verilen
enerji miktarı frekansa bölünürse sonuç daima bu sayıya eşittir. Bütün
enerji biçimlerinin (ısı, ışık gibi) büyüklüğü Planck değişmezine bağlıdır.
Eğer bu çok küçük sayı farklı bir büyüklükte olsaydı, ateş
karşısında oturduğumuzda hissettiğimiz sıcaklığın şiddeti çok farklı olabilirdi.
Ya en ufak bir ateş bizi kavuracak kadar enerji dolu olur, ya da güneş
kadar büyük bir ateş topu bile, dünyayı ısıtmada yetersiz kalırdı.
SÜRTÜNME KUVVETİ
Günlük hayatta, özellikle bir şeyleri iterken karşılaştığımız
sürtünmeyi kimi zaman hep zorluk çıkaran bir kuvvet olarak düşünmüşüzdür.
Oysa cisimler ve yüzeyler arasındaki sürtünme kuvveti yaratılmamış bir
dünya nasıl olurdu? Kalem elinizden kayıp düşecek, kitaplar ve defterler
masanın üzerinden kayıp yere düşecek, masa döşeme üzerinde kayıp köşeye
çarpacaktı, kısacası tüm cisimler aynı düzeye gelene kadar her şey kayacak
ve yuvarlanacaktı. Sürtünmesiz bir dünyada, düğümler çözülecek, çiviler
ve vidalar yerlerinden çıkacak, arabaların freni tutmayacak, ses asla
sönmeyip, bir duvardan ötekine yankılanıp duracaktı…
Evrende düzeni sağlayan tüm bu fizik yasaları, evrenin de
içindeki canlılar gibi tasarlanmış olduğunun kanıtlarıdır. Gerçekte fizik
yasaları, sadece Allah'ın yaratmış olduğu düzenin insanlar tarafından
yapılan bir açıklamasıdır. Evrendeki düzeni sağlayan değişmez kurallar
Allah tarafından yaratılmış ve hakkında düşünüp Allah'ın üstünlüğünü kavramaları
ve verdiği nimetlere şükretmeleri için insanların hizmetine verilmiştir.
Allah'ın yaratmasındaki üstünlük ve düzen ile ilgili daha
sayısız örnek verilebilir. Kainatın var edilmesinden bu yana geçen milyarlarca
yılda yaratılan her şey Allah'ın ilmiyle ve O'nun hakimiyetinde gerçekleşmiştir.
|

O, biri diğeriyle
tam bir uyum içerisinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmanın yaratmasında
hiçbir çelişki ve uygunsuzluk göremezsin. İşte gözünü çevirip
gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana geri
dönecektir. Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir; o göz umudunu
kesmiş bir halde bitkin olarak sana geri dönecektir.(Mülk
Suresi, 3-4)
|
|