|
BİYOMİMETİK ve MİMARİ:
Nilüfer Çiçeğinden Kristal Saray'a |
Mimari tasarımlar yapılırken doğadaki örneklerden yararlanmak
günümüzde son derece yaygın olan bir yöntemdir. Çünkü
doğadaki tasarımlar her yönden kusursuzdur. Enerji tasarrufu,
estetik, kusursuz işlevsellik, sağlamlık gibi mimari
bir tasarımda olması gereken bütün özellikler doğadaki
örneklerinde eksiksiz olarak mevcuttur. Her ne kadar
insanların karşısında örnek almaları için çok üstün
sistemler bulunsa da bunların taklitleri hiçbir zaman
asılları kadar iyi ve pratik olamamaktadır.
Doğada var olan tasarımın taklit edilebilmesi ve mimari
yapılarda uygulanabilir hale gelmesi için yüksek derecede
mühendislik bilgisi gerekmektedir. Oysa doğadaki canlılar
ne yapı statiği, ne de mimari tasarım bilgisine sahiptir.
Böyle bir eğitim alma imkanları da yoktur.
Londra'da, 1851'deki 1. Dünya Fuarı için yapılmış olan
"Kristal Saray", cam ve demirin biraraya gelmesiyle
oluşturulmuş bir teknoloji harikasıydı. Bu saray 35
m. yüksekliğinde ve yaklaşık 7.500 m2 lik bir alan kaplıyordu.
Ayrıca 30 x 120 cm. ebadında, 200.000 den fazla cam
panel içeriyordu.
  |
Londra'daki Kristal Saray |
Kristal Saray, Joseph Paxton adındaki bir peyzaj mimarı
tarafından tasarlanmıştı. Paxton bu yapısında fikir
olarak Victoria amazonica adındaki bir nilüfer çiçeğinden
esinlenmişti. Bu nilüfer türü zarif görünümüne karşın,
insanları bile üzerinde taşıyabilecek kadar kuvvetli,
kocaman yapraklara sahiptir.
Paxton bu yaprakların altını incelediğinde, bunların
kaburga benzeri bir yapı ile desteklenmiş olduğunu fark
etmiştir: Yaprağın merkezinden çevreye doğru yayılan
lif şeklinde uzantılar vardır. Bu uzantıların arası
da daha ince çaprazlamasına yerleşmiş başka bir doku
ile desteklenir. Paxton nilüfer yaprağındaki kaburgaya
benzer yapıyı demir taşıyıcılarla, yaprağın asıl dokusunu
ise cam ile özdeşleştirmiştir. Bu sayede, cam ve demirden
yapılma, hafif ama aynı zamanda geniş bir alanı kaplayacak
kadar sağlam çatılı bir bina yapmayı başarmıştır.1
Nilüfer bitkisi Amazon nehrinin dibindeki bataklığın
içinde büyümeye başlayarak nehrin yüzeyine doğru uzanır.
Amacı yaşayabilmesi için gerekli olan ışığa ulaşmaktır.
Suyun yüzeyine vardığında büyümesini durdurur. Hemen
ardından burada üstü dikenli yuvarlak tomurcuklar oluşturmaya
başlar. Tomurcuklar birkaç saat gibi kısa bir sürede,
boyu neredeyse iki metreye varan dev yapraklara dönüşürler.
Çünkü ne kadar bol yaprakla nehrin üzerini kaplanırsa
o kadar çok güneş ışığından yararlanılarak fotosentez
yapılacaktır.
Nilüfer bitkisinin ihtiyaç duyduğu bir başka şey de
oksijendir. Ne var ki bitkinin köklerinin bulunduğu
çamurlu nehir yatağında oksijen yoktur. İşte bu sebeple
nilüferler, köklerinden çıkan sapları yukarıya, yapraklarının
bulunduğu su yüzeyine doğru uzatırlar. Kimi zaman boyu
11 metreye varan bu saplar yapraklara bağlanır ve yaprakla
kök arasında oksijen taşıyan bir kanal görevi görürler.2
Acaba bir nehrin derinliklerinde yaşama yeni başlayan
tomurcuk, ışığa ve oksijene ihtiyaç duyduğunu, noksanlığı
durumunda yaşayamayacağını, ihtiyacı olan şeylerin suyun
üzerinde mevcut olduğunu nereden bilir? Yaşamaya yeni
başlayan bir varlık, ne o suyun bir bitiş noktasının
olduğundan, ne güneşin, ne de oksijenin varlığından
haberdardır.
Dolayısıyla evrimcilerin mantığıyla bakarsak, bu bitkilerin
çoktan ortam şartlarına yenik düşmüş, soylarının tükenmiş
olması gerekirdi. Oysa nilüferler tüm mükemmellikleriyle
bugün de karşımızdadır.
Amazon nilüferleri suyun üzerindeki ışığa ve oksijene
ulaştıktan sonra, dev yapraklarının sularla dolup batmaması
için kenarlarını yukarıya doğru kıvırırlar. Aldıkları
tüm bu tedbirlerle yaşamlarını devam ettirebilirler
ancak soylarının devamlılığı için daha fazlasına ihtiyaçları
vardır. Polenlerini başka bir nilüfere taşıyacak bir
canlıya ihtiyaç duyarlar. Bu canlı, kınkanatlı böceklerdir
çünkü kınkanatlılar beyaz renge karşı özel bir zaafla
yaratılmışlardır. Dolayısıyla da konmak için Amazon
nehrinin onca cazip çiçeğinin yanında bembeyaz olan
bu nilüferleri seçerler. Amazon nilüferleri de soylarının
devamlılığını sağlayacak olan bu konukları geldiğinde,
tüm yapraklarını kapatarak, kaçmamaları için onları
hapseder ve onlara bol bol polen ikramında bulunurlar.
Onları ertesi geceye kadar alıkoyduktan sonra serbest
bırakır ve tekrar aynı polenleri kendi üzerlerine getirmemeleri
için renklerini değiştirirler. Bembeyaz olan bu görkemli
nilüferler artık pespembe olarak Amazon nehrini süslemeye
başlarlar.
Hiç kuşku yoktur ki arka arkaya gelen tüm bu kusursuz
ve ince hesaplanmış planlar herşeyden habersiz bir nilüfer
tomurcuğunun eseri değil, onu yaratan Allah'ın sonsuz
aklının eseridir. Burada özetle anlatılan tüm bu detaylar,
kainattaki her varlık gibi bitkileri de yaşamaları için
en uygun sistemlerle birlikte Allah'ın yarattığını bize
gösterir.
|