|
Atomun Oluşum Serüveni
Görkemli boyutlarıyla insan aklının kavrama sınırlarını zorlayan evren,
var olduğu ilk andan itibaren hassas dengeler üzerinde ve büyük bir
düzen içerisinde, hiç şaşmadan işlemektedir. Bu muazzam evrenin nasıl
var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi sağlayan
kanunların nasıl işlediği ise her devirde insanların merak konusu
olmuştur ve halen de olmaya devam etmektedir. Bilimadamları bu konularla
ilgili sayısız araştırmalar yapmış, pek çok tez ve teori üretmişlerdir.
Evrendeki düzen ve tasarımı akıl ve vicdanlarıyla değerlendiren bilimadamları
içinse var olan kusursuzluğu açıklamak hiç de zor olmamıştır. Çünkü
bu kusursuz tasarımın tüm evrene hakim olan üstün güç sahibi Allah
tarafından yaratıldığı, düşünen ve akleden insanlar için açıkça gözler
önüne serilmiş bir gerçektir.
Fakat yaratılış delillerine gözlerini kapamaya çalışan bilimadamları,
yıllardır ardı arkası kesilmeyen bu sorulara cevap vermekte çok
büyük zorluklar çekmektedirler. Bilimsel gerçeklerle taban tabana
zıt olan teorilerini savunmak için demagojilere, hiçbir bilimsel
dayanağı olmayan gerçek dışı kuramlara, çok zorda kalınca ise sahtekarlıklara
bile sığınmaktan bile çekinmemektedirler. Fakat 21. yüzyılın eşiğinde
olduğumuz şu günlerde bilimsel alanda yaşanan her türlü gelişme
bizi tek bir gerçeğe götürmektedir: Evren üstün bir güç ve sonsuz
ilim sahibi olan Allah tarafından yoktan var edilmiştir.
EVRENİN YARATILIŞI
"Evren nasıl var oldu?" sorusu insanların yüzyıllardır cevap aradıkları
bir sorudur. Tarih boyunca binlerce evren modeli sunulmuş, binlerce
kuram üretilmiştir. Fakat bu teoriler incelendiği zaman hepsinin temelde
iki farklı modelden birini savunduğu görülür. Bunlardanbirincisi artık
hiçbir bilimsel dayanağı ve geçerliği kalmamış olan sonsuz evren,
yani evrenin bir başlangıcının olmadığı fikri, ikincisi ise şu an
tüm bilim çevreleri tarafından kabul gören evrenin büyük bir patlama
ile yoktan yaratıldığı gerçeğidir. Artık geçerliliğini yitirmiş olan
ilk model, evrenin sınırsız olduğunu, sonsuzdan beri var olduğunu,
sonsuza kadar da varlığını ve şu anki durumunu koruyacağını savunmaktaydı.
Bu sonsuz evren fikri, eski Yunan'da gelişmiş, daha sonra da Rönesans'la
birlikte yeniden canlanan materyalist felsefenin bir ürünü olarak
Batı bilim dünyasına girmişti. Rönesansın özünde eski Yunan düşünürlerinin
eserlerini incelemek yatıyordu. Böylece materyalist felsefe ve bu
felsefenin savunduğu sonsuz evren anlayışı, felsefi ve ideolojik kaygılarla
tozlu raflardan çıkarılıp, bilimsel bir gerçekmiş gibi insanlara sunuldu.
Karl Marx, Friedrich Engels gibi materyalistlerin, maddeci ideolojilerine
çok önemli bir zemin hazırlayan bu fikri büyük bir hevesle sahiplenmeleri,
bu modelin, içinde bulunduğumuz yüzyıla taşınmasında en önemli etkenlerden
birini oluşturdu.

Sir Fred Hoyle |
20. yüzyılın ilk yarısına kadar gündemde olan
bu "sonsuz evren" modeline göre, evren için herhangi bir başlangıç
veya son söz konusu değildi. Evren yoktan var edilmediği gibi, hiçbir
zaman da yok olmayacaktı. Materyalist felsefenin de temelini oluşturan
bu teoriye göre evrenin durağan (statik) bir yapısı vardı. Oysa
daha sonraları elde edilen bilimsel bulgular bu teorinin tümüyle
yanlış ve bilim dışı olduğunu ortaya çıkardı. Evrensonsuzdan beri
süregelmiyordu; bir başlangıcı vardı ve yoktan var edilmişti. Evrenin
sonsuz olduğu, yani bir başlangıcı olmadığı fikri her zaman için
dinsizliğin ve Allah'ı inkar etme yanılgısına düşen ideolojilerin
çıkış noktası olmuştur. Çünkü onlara göre evrenin bir başlangıcının
olmaması, aynı zamanda bir Yaratıcı'nın da olmadığı anlamına geliyordu.
Ama bilim çok geçmeden materyalistlerin bu iddialarının geçersizliğini
ve evrenin Büyük Patlama (Big Bang) olarak adlandırılan bir patlama
ile yoktan var edilerek başladığını, delilleriyle ortaya koydu.
Yoktan var edilmenin ise tek bir anlamı vardı: "Yaratılış". Yani
tüm evren sonsuz kudret sahibi olan Allah tarafından yaratılmıştı.
Ünlü İngiliz astronom Sir Fred Hoyle da bu teoriden rahatsız olanlar
arasında sayılıyordu. Hoyle, "steady-state" (sabit durum) adındaki
teorisiyle evrenin genişlediğini kabul etmekle birlikte, evrenin
boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Bu modele
göre, evren genişledikçe madde, gerektiği miktarda, birdenbire,
kendi kendine var olmaya başlıyordu. "Sonsuz evren" fikrini desteklemek
için son derece zorlama açıklamalarla ortaya atılan bu teori, bilimsel
olarak ispatlanan Big Bang kuramıyla taban tabana zıttı. Onlar bu
gerçeğe karşı direnmeye devam ettiler, ama tüm bilimsel gelişmeler
onları yalanlıyor ve gerçekleri birer birer yüzlerine vuruyordu.
EVRENİN GENİŞLEMESİ VE BİG BANG GERÇEĞİ

Georges Lemaitre |
20. yy. ile birlikte astronomi alanında çok büyük gelişmeler yaşanmaya
başlandı. İlk olarak 1922 yılında Rus fizikçi Alexandre Friedmann
evrenin durağan bir yapıya sahip olmadığını keşfetti. Einstein'in
genel görecelik kuramından yola çıkan Friedmann, en ufak bir etkileşimin
evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı.
Belçika'nın en ünlü gök bilimcilerinden Georges Lemaitre ise bu
hesabın önemini fark eden ilk kişi oldu. Onun bu hesaplamalardan
yaptığı çıkarım, evrenin bir başlangıcı olduğu ve bu başlangıçtan
itibaren sürekli genişlediğiydi.
Lemaitre'in söylediği çok önemli bir şey daha vardı: Ona göre bu
başlangıç anındaki patlamadan arta kalan bir radyasyon olmalıydı
ve bu saptanabilirdi. Lemaitre ilk başlarda bilimsel çevrelerde
çok büyük destek bulmayan bu açıklamalarının doğruluğundan emindi.
Zaten evrenin genişlediğine dair başka kanıtlar da birer birer ortaya
çıkıyordu. Bu sıralarda Edwin Hubble isimli Amerikalı astronom kullandığı
dev teleskopla gökyüzünü incelerken yıldızların, uzaklıklarına bağlı
olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Hubble,
California Mount Wilson gözlem evinde yaptığı bu buluşuyla sabit
durum teorisini ortaya atan ve yıllardır savunan tüm bilim adamlarına
da meydan okuyor, mevcut evren anlayışını temelden sarsıyordu.
Hubble'ın bu tespiti, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket
eden ışıkların tayfının mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan
uzaklaşan ışıkların tayfının da kızıl yöne doğru kaydığı fiziksel
gerçeğine dayanıyordu. Yani California Mount Wilson gözlem evinden
izlenen gök cisimleri dünyamızdan uzaklaşmaktaydılar. Bu gözlemlerin
devamı yıldız ve galaksilerin sadece bizden değil, birbirlerinden
de uzaklaştıklarını ortaya koyuyordu. Tüm bu gök cisimlerinin birbirlerinden
uzaklaşmaları evrenin genişlemekte olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu.
Bu gelişmelerle ilgili ilginç bir saptamayı David Filkin'in "Stephen
Hawking's Universe" isimli kitabından aktaralım:
|
|

Edwin Hubble (solda), Alpha Centauri yıldızlarının ışıklarının
kızıl ve maviye kaymaları, bu yıldızların birbirlerinin
yörüngelerinde hareket ettiklerini ortaya çıkarmıştır.
Yapılan gözlemler yörüngelerin 80 yılda tamamlandığını
göstermiştir. |
|
"… Lemaitre iki yıla kalmadan ummaya cesaret edemediği
bir haber aldı. Hubble galaksilerden gelen ışığın kızıla doğru kaydıklarını
gözlemlemişti ve Doppler etkisine göre bu evrenin genişlediği demekti.
Artık yalnızca bir zaman sorunuydu. Einstein zaten Hubble'ın çalışmalarıyla
ilgileniyordu ve Mount Wilson Gözlem evinde kendisini ziyaret etmek
niyetindeydi. Lemaitre de aynı sıralarda California Teknoloji Enstitüsü'nde
bir konferans vermeyi ayarladı ve Einstein ile Hubble'ı birlikte
bir köşeye sıkıştırmayı başardı. Kendisinin "ilk atom" kuramını
adım adım anlatarak tüm evrenin "dünü olmayan bir günde" yaratıldığını
söyledi.

Doppler etkisine göre galaksi dünyadan sabit bir uzaklıktaysa
ışık dalgalarının spektrumu sabit gözükecektir (üstte), galaksi
bizden uzaklaşıyorsa dalgalar uzayacak, kızıla kayacaktır (ortada),
galaksi bize doğru yaklaşıyorsa dalgalar sıkışmış gözükecek
ve maviye kayacaktır. (altta) |
Gereken bütün matematik hesaplarını yapmıştı. Lemaitre sözünü bitirdiğinde
kulaklarına inanamadı. Einstein ayağa kalkmış ve o anda duyduklarının
"o güne kadar dinlediği en güzel ve en tatmin edici yorum" olduğunu
bildirmiş" ve "kozmolojik sabiti yaratmanın yaşamının en büyük hatası
olduğunu" itiraf etmişti.1
İşte dünyanın gelmiş geçmiş en önemli bilim adamı sayılan Einstein'ı
ayağa fırlatan bu gerçek evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğiydi.
Evrenin genişlemesiyle ilgili yapılan gözlemler arttıkça yeni iddialar
da birbirini izliyordu. Bu gerçekten yola çıkan bilimadamları, Lemaitre'in
de söylediği gibi, zamanda geriye doğru gittiklerinde sürekli küçülen,
küçülen ve sonunda bir nokta kadar kalan bir evren modeliyle karşı
karşıya kaldılar. Matematiksel hesaplamalar, evrenin tüm maddesini
içinde barındıran bu "tek nokta"nın, korkunç çekim gücü nedeniyle
"sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip
bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı ve bu patlamaya "Big Bang"
(Büyük Patlama) adı verildi.
Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır hacim "yokluk"
anlamına geldiğine göre, evren "yok" iken "var" hale gelmişti. Bu
ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin
"evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu.
DELİLLERİYLE BÜYÜK PATLAMA
Evrenin büyük bir patlama sonrasında oluşmaya başladığı
gerçeğinin kesinlik kazanması üzerine astrofizikçiler araştırmalarını
hızlandırdılar. George Gamov'a göre evrenin bu patlama ile oluşması
durumunda, patlamadan arta kalan ve evrenin her yanına eşit şekilde
dağılmış bulunan bir radyasyonun olması gerekiyordu.
Bu varsayımı takip eden yıllarda tüm bilimsel buluşlar bütünüyle
Big Bang'i doğrular şekilde birbirini izledi. 1965 yılında Arno
Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları bir rastlantı
sonucunda keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon,
uzaydaki belli bir kaynaktan yayılan herhangi bir radyasyondan farklıydı.
Olağanüstü bir eş yönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel
kökenli değildi, yani belirli bir kaynağı yoktu, evrenin tümüne
dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden
eşit ölçüde ısı dalgası şeklinde tesbit edilen bu radyasyonun, Big
Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu
rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı.
Penzias ve Wilson, Big Bang'in bu ispatını deneysel olarak ilk gösteren
kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazandılar.
Arno Penzias ve Robert Bob Wilson'un kozmik fon radyasyonunu
ilk keşfettikleri Bell Laboratuvarı'ndaki dev boynuz anten.
Penzias ve Wilson bu keşiflerinden dolayı 1978 yılında Nobel
ödülü aldılar. |

George Smoot |
George Smoot ve NASA'daki ekibinin, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini
doğrulaması uzaya gönderilen COBE uydusu sayesinde, yalnızca sekiz
dakika sürdü. Uyduda bulunan hassas tarayıcıların elde ettikleri
sonuçlar Big Bang için yeni bir zaferi de beraberinde getiriyordu.
Tarayıcılar Big Bang'in ilk anlarındaki sıcak ve yoğun ortamın kalıntılarının
gerçekliğini doğruluyorlardı. COBE Big Bang'in doğruluğunu delilleriyle
onaylamıştı ve bilim çevreleri bu açık gerçeği kabul etmek durumundaydılar.

Evrenin büyük bir patlama sonucu oluştuğunu delillendiren COBE
uydusunun fırlatılış anı |
Bir başka delil ise uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarının
hesaplanmasıyla ortaya çıktı. Buna göre evrendeki hidrojen-helyum
gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının
teorik olarak hesaplanan miktarıyla büyük bir benzerlik gösteriyordu.
Bu delillerin ortaya çıkması, Big Bang'in bilim dünyasında kesin
kabul görmesiyle sonuçlandı. Ünlü bilim dergisi Scientific American,
1994 yılının Ekim ayı sayısında "Big Bang modeli yüzyılımızın kabul
görmüş tek modeli" diyordu.
Uzun yıllar boyunca "sonsuz evren" fikrini savunan isimlerden de
itiraflar birer birer geliyordu. Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar
sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama, Big Bang gerçeği karşısında
düştükleri içler acısı durumu şöyle anlatır:
Sabit durum teorisini savunanlarla, onu test eden
ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok
sert çekişme vardı. Bu dönemde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü
gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için
'sabit durum' teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan
kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada
lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara
nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar
biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara
bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.2
ALLAH EVRENİ YOKTAN VAR ETMİŞTİR
Gelişen bilimin ortaya çıkardığı tüm delillerle
birlikte "sonsuz evren" kavramı da tarihe karışmış oluyordu. Bunun
arkasından ise daha önemli sorular ortaya çıkıyordu. Bu büyük patlamadan
önce ne vardı? "Yok" olan evreni "var" hale getiren güç neydi?
Büyük patlama öncesinde ne olduğu sorusuna verilecek tek bir cevap
vardır. Bu da elbette ki yerleri ve gökleri büyük bir düzen içinde
yaratan, üstün güç ve kudret sahibi Allah'tır. Pek çok bilimadamı,
inançlı olsun ya da olmasın, bu gerçeği kabul etmek zorundadır.
Bilimsel platformlarda bu gerçeği kabul etmeseler bile, cümleleri
arasına sıkışan itirafları onları ele vermektedir. Ünlü ateist felsefeci
An.thony Flew itiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini
söyleyip, konuşmasına şöyle devam eder:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben
de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından
oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından
savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu
iddiasını. Ben hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında
savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim.3
İngiliz materyalist fizikçi H. P. Lipson gibi bazı bilim adamları
ise Big Bang teorisini ister istemez kabul etmek zorunda olduklarını
itiraf eder:
Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul
edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak zorundayız. Bunun
ben dahil çoğu fizikçi için son derece itici olduğunun farkındayım,
ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf
hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz.4
Sonuç olarak bilim, materyalist bilim adamlarının önüne isteseler
de istemeseler de tek bir gerçeği koymaktadır: Madde ve zaman, sonsuz
güç sahibi olan, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri kusursuzca
var eden bir Yaratıcı, her şeye kadir olan Allah tarafından yaratılmıştır.
KURAN'IN İŞARETLERİ
Big Bang modeli, insanlığın evreni tanımasına yardımcı olurken,
çok önemli bir işlev daha gerçekleştirmiştir. Önceki sayfalarda
sözlerini aktardığımız ateist felsefeci Anthony Flew'un ifadesiyle,
Big Bang ile birlikte "bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan
bir iddiayı ispat etmiştir."
Dini kaynaklar tarafından savunulan bu gerçek, "evrenin yoktan yaratıldığı
gerçeği"dir. Bu, bilimin keşfinden binlerce yıl önce, Allah'ın insanlara
yol gösterici olarak indirdiği mukaddes kitaplarda bildirilmiştir.
Tevrat, İncil ve Kuran gibi İlahi kitapların her birinde, evrenin
ve tüm maddenin Allah tarafından yoktan yaratıldığı haber verilmiştir.Bu
İlahi kaynakların içinde tahrifata uğramamış yegane kitap olan Kuran'da
ise, hem evrenin yoktan yaratılışı, hem de bu yaratılışın biçimi konusunda
bilgiler verilmektedir. 14 asır önce vahyedilmiş olan bu bilgiler
20. yüzyıl biliminin bulgularıyla tamaman paraleldir.
Öncelikle evrenin "yok" iken "var" hale geldiği, Kuran'da şöyle
haber verilir:
O (Allah) gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin
yaratandır... (Enam Suresi, 101)
Günümüzden tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin
son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine Kuran'da bildirilen bir
başka gerçek de, aynı Big Bang teorisinin ortaya koyduğu gibi, tüm
evrenin, çok küçük bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle
ortaya çıkmış olduğudur:
O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta)
göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı
şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi,
30)
Üstteki ayetin Arapça orijinalinde çok önemli bir kelime seçimi vardır.
Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme edilen "ratk" kelimesi,
Arapça sözlüklerde "birbiriyle iç içe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış"
anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır.
Ayetteki "ayırdık" ifadesi ise Arapça "fatk" fiilidir ki, bu fiil
ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına
gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille
ifade edilir. Bu bilgiyle ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin
ratk durumunda olduğundan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk
fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır.
Gerçekten de Big Bang'in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta
denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz. Yani her
şey, bir başka deyişle tüm "göklerve yer" bu noktanın içinde, ratk
halindedirler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla
maddeler fatk olmuş, yani yumurtayı yarıp dışarı çıkarak tüm evreni
oluşturmuşlardır.
Kuran'da bildirilen bir başka gerçek ise, bilim tarafından ancak
1920'lerin sonunda fark edilen evrenin genişlemesi gerçeğidir. Yukarıda
bahsettiğimiz gibi Hubble'ın, yıldızların ışık tayflarının kızıla
kaymasını fark etmesiyle ilk kez ortaya çıkan bu gerçek, Kuran'da
şöyle bildirilir:
Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve
şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)
Kısacası modern bilimin bulguları bir yandan materyalist dogmayı
geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri ile haber verilen
gerçekleri bir kez daha tasdik etmektedir. Çünkü evren materyalistlerin
sandığı gibi, maddenin içindeki birtakım tesadüfler ile değil, Allah'ın
yaratmasıyla var olmuştur ve Allah'tan gelen bilgi, kuşkusuz evrenin
kökeni hakkındaki en doğru bilgidir.
MADDENİN AN AN YARATILIŞI
Big Bang teorisinin de bir kez daha ortaya koyduğu gibi, Allah evreni
yokluktan var etmiştir. Bu büyük patlama, her yönüyle insanı düşündüren,
tesadüflerle izah edilemeyecek ince hesaplar ve detaylarla doludur.
Patlamanın her anındaki sıcaklık, atom parçacıklarının sayısı, o anda
devreye giren kuvvetler ve bu kuvvetlerin şiddetleri çok hassas değerlere
sahip olmalıdır. Bu değerlerin birinin bile sağlanamaması durumunda,
bugün içinde yaşadığımız evren var olamazdı. Kastettiğimiz değerlerin
herhangi birinin matematiksel olarak "0"a yakın bir miktarda dahi
değişmesi, bu sonu hazırlamaya yeterlidir.
Kısacası evren ve onun yapı taşı olan atomlar Büyük Patlama anından
hemen sonra Allah'ın yarattığı bu dengeler sayesinde yoktan var
olmaya başlamıştır. Bilim adamları bu oluşum sırasında meydana gelen
olayların mükemmel zamanlamalarını ve bu zamanlamalarda devrede
olan fizik kurallarının düzenini anlamak için sayısız çalışmalar
yapmışlardır. Bugün artık bu konuda çalışma yapan tüm bilimadamlarının
kabul ettiği gerçekler şunlardır:
"0"
anı: Ne maddenin, ne de zamanın var olmadığı ve patlamanın gerçekleştiği
bu "an", fizikte t (zaman) = 0 anı olarak kabul edilmektedir. Yani
t=0 anında hiçbir şey yoktur. Yaratılmanın başladığı bu "an"dan
önceyi tarif edebilmek için, o anda var olan fizik kurallarını bilmemiz
gerekir. Çünkü şu an var olan fizik kanunları patlamanın ilk anlarında
geçerli değildir.
Fiziğin tanımlayabildiği olaylar en küçük zaman
birimi olan 10-43 saniyeden itibaren başlar. Bu, insan aklının asla
kavrayamayacağı bir zaman dilimidir. Peki acaba, hayal bile edemediğimiz,
bu küçük zaman aralığında neler olmuştur? Fizikçiler bu anda meydana
gelen olayları tüm detaylarıyla açıklayabilecek bir teoriyi şu ana
kadar geliştirememişlerdir.5
Çünkü bilim adamlarının ellerinde hesap yapabilmeleri için gereken
malzeme yoktur. Matematik ve fizik kurallarının tanımları bu sınırda
tıkanıp kalmıştır. Yani her bir detayı çok hassas dengeler üzerine
kurulmuş bu patlamanın öncesi de, bu ilk anları da fiziğin ve insanın
kavrama gücününötesinde bir yaratılışa sahiptir...
Zamanın olmadığı bir andan başlayan bu yaratılışı an an madde evreninin
ve fizik kurallarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Şimdi bu patlamada
çok kısa süre içerisinde büyük bir hassasiyetle meydana gelen olaylara
bir göz atalım:
Yukarıda da belirttiğimiz gibi fizikte her şey 10-43 saniye sonrasından
itibaren hesaplanabilir ve ancak bu andan sonra enerji ve zaman
tarif edilebilir. Yaratılışın bu anında, sıcaklık değeri 1032 (100.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000)
derecedir. Bir kıyaslama yapacak olursak, güneşin sıcaklık derecesi
milyonlarla (108), güneşten çok büyük yıldızların sıcaklığı ise
ancak milyarlarla (1011) ifade edilir. Şu an tespit edebildiğimiz
en yüksek sıcaklık milyar derecelerle sınırlıyken, 10-43 anındaki
sıcaklığın ne derece yüksek olduğu konusunda bir kıyas yapabilmek
mümkündür.
10-43 saniyelik bu dönemden bir aşama ileri gidip saniyenin 10-37 olduğu
zamana geliriz. Bu iki süre arasındaki aralık bir-iki saniye gibi
bir an değildir. Saniyenin katrilyon kere katrilyonda biri kadar
bir zaman aralığından bahsedilmektedir. Sıcaklık yine olağanüstü
yüksek olup 1029 (100.000.000.000.000.000.000.000.000.000)°C değerindedir.
Bu aşamada henüz atomlar yaratılmamıştır.6
Bir
adım daha atıp 10-2 saniyelik döneme giriyoruz. Bu aralık, bir saniyenin
yüzde birini ifade etmektedir. Bu zaman dilimi içinde sıcaklık 100
milyar derecedir. Bu dönemde "ilk evren" şekillenmeye başlamıştır.
Daha atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötron gibi parçacıklar
görünürde yoktur. Ortada sadece elektron ve onun zıttı olan pozitron
(anti-elektron) vardır. Çünkü evrenin o anki sıcaklığı ve hızı sadece
bu parçacıkların oluşmasına izin verir. Yokluğun ardından patlama
gerçekleşeli daha 1 saniye bile geçmeden, elektron ve pozitronlar
oluşmuştur.
Bu andan sonra oluşacak her atom parçacığının hangi anda ortaya
çıkacağı çok önemlidir. Çünkü şu andaki fizik kurallarının ortaya
çıkması için her parçacık özel bir anda ortaya çıkmak zorundadır.
Hangi parçanın önce oluşacağı çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu
sıralama ya da zamanlamadaki en ufak bir oynama sonucunda, evrenin
bugünkü haline gelmesi mümkün olmazdı.
Şimdi burada durup biraz düşünelim.
Büyük Patlama teorisi, evreni oluşturan tüm maddenin yokluktan ortaya
çıktığını göstermesiyle Allah'ın varlığının bir delilini ortaya koymuş
oldu. Ancak bununla kalmadı, Büyük Patlama'nın ardından henüz 1 saniye
bile geçmeden atomun yapıtaşlarının da yoktan var olduğunu gösterdi.
Bu parçacıkların sahip olduğu inanılmaz denge ve düzene dikkat etmek
gerekir. İlerleyen sayfalarda daha detaylı anlatacağımız bu dengeler
sayesinde evren bugünkü durumundadır ve yine bu dengeler sayesinde
bizler yaşamımızı rahatça sürdürebiliriz. Kısacası, büyük bir karmaşa
ve düzensizlik yaratması beklenebilecek bir patlamanın ardından mükemmel
bir düzen, bizlerin "fizik kuralları" olarak adlandırdığı değişmeyen
kanunlar ortaya çıkmıştır. Bu ise, Büyük Patlama da dahil evrenin
yaratılışından itibaren her anınkusursuzca tasarlandığını bizlere
kanıtlamaktadır.
Şimdi kaldığımız yerden gelişmeleri izlemeye devam edelim.
Bir aşama sonra, 10-1 saniye kadar bir zamanın geçtiği bir ana
geliriz. Bu sırada sıcaklık 30 milyar derecedir. t=0 anından bu
döneme gelene kadar henüz 1 saniye bile geçmemiştir. Ancak atomun
diğer parçacıkları olan nötron ve protonlar artık belirmeye başlamıştır.
Daha sonraki bölümlerde kusursuz yapılarını inceleyeceğiniz nötron
ve protonlar, işte bu şekilde yokluktan "an"dan bile kısa bir süreiçerisinde
yaratılmışlardır.
Patlamadan
sonraki 1. saniyeye gelelim. Bu dönemdeki kütlesel yoğunluğun derecesine
baktığımızda, yine olağanüstü büyük bir rakamla karşı karşıya olduğumuzu
görürüz. Yapılan hesaplamalara göre bu dönemdeki mevcut kütlenin
yoğunluk değeri, litre başına 3.8 milyar kilogramdır. Milyar kilogram
olarak ifade edilen bu rakamı, aritmetik olarak tespit edebilmek
ve bu rakamı kağıt üzerinde göstermek kolaydır. Ancak, bu değeri
tam olarak kavrayabilmek mümkün değildir. Bu rakamın büyüklüğünü
daha kolay ifade edebilmek için çok basit bir örnek verecek olursak;
"Himalayalardaki Everest tepesi bu yoğunluğa sahip olsaydı, kazanacağı
çekim kuvveti ile dünyamızı bir anda yutabilirdi" diyebiliriz.7
Bir
sonraki zaman diliminin en belirgin özelliği ise sıcaklığın oldukça
düşük bir değere ulaşmış olmasıdır. Evren artık yaklaşık 14 saniyelik
bir ömre sahiptir ve sıcaklık da 3 milyar derecedir ve çok müthiş
bir hızla genişlemeye devam etmektedir.
Hidrojen ve helyum çekirdekleri gibi kararlı atom çekirdeklerinin
oluşmaya başladığı dönem de işte bu dönemdir. Yani bir proton ile
bir nötron ilk defa yan yana durabilecekleri bir ortam bulmuşlardır.
Kütleleri var ile yok arası olan bu iki parçacık olağanüstü bir
çekim oluşturarak, o müthiş yayılma hızına karşı koymaya başlamışlardır.
Ortada son derece bilinçli, kontrollü bir gidiş olduğu bellidir.
İnanılmaz bir patlamanın ardından, büyük bir denge, hassas bir düzen
oluşmaktadır. Protonlar ve nötronlar bir araya gelmeye, maddenin
yapı taşı olan atomu oluşturmaya başlamışlardır. Oysa bu parçacıkların,
maddeyi oluşturabilmek için gerekli hassas dengeleri sağlayabilecek
bir güce ve bilince sahip olmaları elbette ki mümkün değildir.
Bu
oluşumu takip eden dönemde, evrenin sıcaklığı 1 milyar dereceye
düşmüştür. Bu sıcaklık güneşimizin merkez sıcaklığının 60 katıdır.
İlk dönemden bu döneme kadar geçen süre sadece 3 dakika 2 saniyedir.
Artık foton, proton, anti-proton, nötrino ve anti-nötrino gibi atom
altı parçacıklar çoğunluktadır. Bu dönemde var olan tüm parçacıkların
sayıları ve birbirleri ile olan etkileşimleri çok kritiktir. Öyle
ki, herhangi bir parçacığın sayısındaki en ufak bir farklılık, bunların
belirlediği enerji düzeyini bozacak ve enerjinin maddeye dönüşmesini
engelleyecektir.
Örneğin elektron ve pozitronları ele alalım: Elektron ve pozitron
bir araya geldiğinde enerji açığa çıkar. Bu sebeple ikisinin de
sayıları çok önemlidir. Diyelim ki 10 birim elektron ve 8 birim
pozitron karşı karşıya geliyor. Bu durumda, 10 birim elektronun
8 birimi, yine 8 birim pozitronla etkileşime girer ve böylece enerji
açığa çıkar. Sonuçta, 2 birim elektron serbest kalır. Elektron,
evrenin yapı taşı olan atomu oluşturan parçacıklardan biri olduğundan,
evrenin var olabilmesi için bu dönemde gerekli miktarda elektron
olması şarttır. Az önceki örnek üzerinde düşünmeye devam edersek,
karşı karşıya gelen elektron ve pozitronlardan, eğer pozitronların
sayısı daha fazla olsaydı, sonuçta açığa çıkan enerjiden elektron
yerine pozitronlar arta kalacak ve madde evreni asla oluşamayacaktı.
Pozitron ve elektronların sayısı eşit olsaydı, bu kez de ortaya
sadece enerji çıkacak, maddesel evrene dair hiçbir şey oluşmayacaktı.
Oysa elektron sayısındakibu fazlalık, sonradan evrendeki protonların
sayısına eşit olacak şekilde çok hassas bir ölçüyle ayarlanmıştır.
Çünkü daha sonradan oluşacak olan atomda, elektron ve proton sayıları
birbirine eşit olacaktır.

Steven Weinberg |
İşte, Büyük Patlama'dan sonra ortaya çıkan parçacıkların sayısı
bu kadar ince bir hesapla belirlenmiş ve sonuçta madde evreni oluşabilmiştir.
Prof. Dr. Steven Weinberg bu parçacıklar arasındaki etkileşimin
ne derece kritik olduğunu şu sözleriyle vurgulamaktadır:
Evrende ilk birkaç dakikada gerçekten de kesin
olarak eşit sayıda parçacık ve karşıt parçacık oluşmuş olsaydı,
sıcaklık 1.000.000.000 derecenin altına düştüğünde, bunların tümü
yok olur ve ışınım dışında hiçbir şey kalmazdı. Bu olasılığa karşı
çok iyi bir kanıt vardır: Var olmamız. Parçacık ve karşı parçacıkların
yok olmasının ardından şimdiki evrenin maddesini sağlamak üzere
geriye bir şeylerin kalabilmesi için, pozitronlardan biraz daha
çok elektron, karşı protonlardan biraz daha çok proton ve karşı
nötronlardan biraz daha çok nötron var olmalıydı.8
İlk
dönemden bu yana toplam 34 dakika 40 saniye geçmiştir. Evrenimiz
artık yarım saat yaşındadır. Sıcaklık milyar derecelerden düşmüş,
300 milyon dereceye ulaşmıştır. Elektronlarla pozitronlar birbirleriyle
çarpışarak enerji açığa çıkarmayı sürdürürler. Artık atomu oluşturacak
olan parçacıkların sayıları, madde evreninin oluşmasına imkan sağlayacak
şekilde dengelenmiştir.

Helyum Atomu |
Patlamanın hızının nispeten yavaşlamasıyla birlikte neredeyse kütlesi
dahi olmayan bu parçacıklar birbirlerinin etkisine girmeye başlarlar.
İlk hidrojen atomu, bir elektronun bir protonun yörüngesine girmesiyle
oluşur. Bu oluşumla birlikte evrende göreceğimiz temel kuvvetlerle
tanışmış oluruz.
İnsan kavrayışının çok üstünde bir tasarım ürünü olan ve yapıları
çok hassas dengeler üzerine oturan bu parçacıkların tesadüfler sonucu
bir araya gelip, üstelik de hepsinin aynı davranışta bulunmaları
kuşkusuz imkansızdır. Bu kusursuzluk, üzerinde araştırma yapan herkesi
çok önemli bir gerçeğe götürür. Ortada üstün bir "yaratılış" ve
bu yaratılışın her anında eşsiz bir kontrol vardır. Çünkü patlama
sonrasında meydana gelen her parçacığın belirli bir zamanda, belirli
bir ısıda ve belirli bir hızla oluşmaları gerekir.
Öyleki bu haliyle, adeta kurulmuş bir saat gibi çalışan bu sistem,
çalışmaya başlamadan önce bu ince ayarlarıyla birlikte programlanmıştır.
Yani büyük patlama ve onun sonucunda ortaya çıkan kusursuz evren,
patlama başlamadan önce tasarlanmış ve daha sonra harekete geçirilmiştir.
Evreni düzenleyen, tasarlayan ve kontrol eden bu irade, elbette
ki her şeyin yaratıcısı olan Allah'tır.
Bu tasarım yalnızca atomda değil, evrenin büyük küçük her kütlesinde
gözlemlenebilir. Başlangıçta birbirinden ışık hızıyla kopup uzaklaşan
bu parçacıklardan yalnızca hidrojen atomları oluşmakla kalmamış,
bugünkü evrenin içerdiği bütün muazzam sistemler, diğer atomlar,
moleküller, gezegenler, güneşler, güneş sistemleri, galaksiler,
kuasarlar, vs. muhteşem bir plan, ölçü ve denge içinde sırayla meydana
gelmişlerdir. Sadece bir atomun oluşması için gereken parçacıkların
şans eseri bir araya gelmeleri, hassas dengeleri oluşturmaları dahi
imkansızken, gezegenlerin, galaksilerin, kısacası evrendeki işleyişi
sağlayan tüm sistemlerin hepsinin teker teker şans eseri oluşup
dengelere kavuştuğunu iddia etmek tamamen akıl ve mantık dışı olur.
Bu eşsiz tasarımı yapan irade tüm evrenin Yaratıcısı olan Allah'tır.

Hidrojen Atomu |
Oluşumu tek başına bir mucize olan hidrojen atomunu diğer atomların
oluşması takip etmiştir. Ancak, burada hemen akla "diğer atomlar
neye göre oluştu, niçin tüm proton ve nötronlar sadece hidrojen
atomunu oluşturmadılar, parçacıklar hangi atomdan ne kadar oluşturacaklarına
nasıl karar verdiler?..." gibi sorular gelmektedir. Bu soruların
cevabı bizi yine aynı sonuca götürmektedir: Hidrojenin ve onu takip
eden tüm atomların ortaya çıkışında büyük bir kudret, kontrol ve
tasarım vardır. Bu kontrol ve tasarım insan aklının sınırlarını
zorlayan, ortada açık bir "yaratılış" olduğunu gösteren özelliktedir.
Büyük Patlama ile ortaya çıkan fizik kuralları, aradan geçen yaklaşık
17 milyar yıllık zamanda herhangi bir değişikliğe uğramamıştır.
Üstelik bu kurallar öyle ince hesaplar neticesinde var edilmişlerdir
ki, bugünkü değerlerinden milimetrik sapmalar bile tüm evrendeki
yapıyı ve düzeni alt üst edebilecek sonuçlar doğurabilir. Bu noktada
ünlü fizikçi Prof. Stephen Hawking'in konuyla ilgili sözleri ilgi
çekicidir. Hawking, anlatılan olayların aslında kavrayabildiğimizden
çok daha ince hesaplar üzerine kurulduğunu şöyle açıklamaktadır:
Eğer Big Bang'ten bir saniye sonra genişleme oranı,
100.000 milyon kere milyonda bir değeri kadar az olsaydı, evren
genişlemeyi bırakıp kendi içine çökecekti.9
Bu derece ince hesaplar üzerine kurulmuş olan Büyük Patlama, zamanın,
mekanın ve maddenin kendiliğinden var olmadığını, herşeyin Allah
tarafından yaratıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü yukarıda
anlatılan olayların, başıboş tesadüfler sonucu meydana gelmesi ve
evrenin yapı taşı olan atomu oluşturması kesinlikle mümkün değildir.
Nitekim bu konu ile ilgilenen pek çok bilim adamı
evrenin yaratılışında sonsuz bir kuvvetin varlığını ve büyüklüğünü
kabul etmiş durumdadır. Ünlü astrofizikçi Hugh Ross evrenin Yaratıcısı'nın
tüm boyutların üzerinde olduğunu şöyle açıklar: Zaman, olayların meydana
geldiği boyuttur. Eğer zaman, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa,
o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekandan
tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm
boyutların üzerinde olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Yaratıcı'nın
bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını,
sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlıyor.10
Big Bang'in en önemli özelliği, bu teoriyle insanların Allah'ın
gücünü daha iyi anlama imkanı bulmalarıdır. İçinde barındırdığı
tüm maddelerle birlikte bir evrenin yoktan meydana gelmesi Allah'ın
gücünün en büyük delillerindendir. Patlama sırasındaki enerjinin
hassas dengesi ise, Allah'ın ilminin sonsuzluğunu düşündürtmeye
yönelik çok büyük bir işarettir.
EVRENDEKİ TEMEL KUVVETLER
Evrendeki fizik kurallarının Büyük Patlama'nın ardından ortaya
çıktığından bahsetmiştik. Bu kurallar bugün modern fiziğin kabul
ettiği "dört temel kuvvet" çevresinde toplanır. Bu kuvvetler evrendeki
bütün düzeni ve sistemi oluşturmak için Büyük Patlama'dan hemen
sonra, ilk atom altı parçacıkların oluşumuyla birlikte ve özel olarak
belirlenmiş zamanlarda ortaya çıkmışlardır. Atomlar, yani madde
evreni, ancak bu kuvvetlerin etkisiyle var olabilmiş ve evrene çok
düzenli bir tasarımla dağılmışlardır. Bu kuvvetler yerçekimi kuvveti
olarak bildiğimiz kütle çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü
nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvettir. Bunların hepsi birbirinden
farklı şiddete ve etki alanına sahiptir. Güçlü ve zayıf nükleer
kuvvetler sadece atomun yapısını belirlerler. Diğer iki kuvvet,
yani yerçekimi ve elektromanyetizma ise, atomların arasındaki ilişkiyi
ve dolayısıyla tüm maddesel objeler arasındaki dengeyi belirlerler.
Yeryüzündeki bu kusursuz düzen, bu kuvvetlerin çok hassas değerlerinin
bir sonucudur. İlginç olan ise bu kuvvetlerin birbirleri ile karşılaştırıldıklarında
ortaya çıkan tablodur. Çünkü Big Bang sonrasında ortaya çıkan ve
evrene dağılan maddeler, aralarında uçurumlar olan bu kuvvetlere
göre belirlenmiştir. Bu kuvvetlerin farklı değerlerini birbirlerine
oranla şöyle gösterebiliriz:
| Zayıf nükleer kuvvet: |
7.03 x 10-3 |
| Yer çekimi kuvveti: |
5.90 x 10-39 |
| Elektromanyetik kuvvet: |
3.05 x 10-12 |
|
Bu temel kuvvetler, mükemmel bir güç dağılımı ile madde evreninin
oluşmasına imkan verirler. Kuvvetler arasındaki bu oran o kadar
hassas bir denge üzerine kuruludur ki, ancak ve ancak bu oranlarla
parçacıklar üzerinde gereken etkiyi yapabilirler.
1. ÇEKİRDEKTEKİ DEV GÜÇ: GÜÇLÜ NÜKLEER KUVVET
Yazının başından bu yana atomun an an nasıl yaratıldığını ve bu
yaratılıştaki hassas dengeleri inceledik. Çevremizde gördüğümüz
her şeyin, kendimiz de dahil olmak üzere atomlardan oluştuğunu ve
bu atomların da pek çok parçacıktan meydana geldiğini gördük. Peki
bir atomun çekirdeğini oluşturan tüm bu parçacıkları bir arada tutan
güç nedir? İşte çekirdeği bir arada tutan ve fizik kurallarının
tanımlayabildiği en şiddetli kuvvet olan bu kuvvet, "güçlü nükleer
kuvvet"tir.
Bu kuvvet atomun çekirdeğindeki protonların ve nötronların dağılmadan
bir arada durmalarını sağlar. Atomun çekirdeği bu şekilde oluşur.
Bu kuvvetin şiddeti o kadar fazladır ki, çekirdeğin içindeki protonların
ve nötronların adeta birbirine yapışmasını sağlar. Bu yüzden bu
kuvveti taşıyan çok küçük parçacıklara Latince'de "yapıştırıcı"
anlamına gelen "gluon" denilmektedir. Bu yapışmanın şiddeti çok
hassas ayarlanmıştır. Bu yapıştırıcının kuvveti protonların ve nötronların
birbirlerine istenilen mesafede bulunmalarını sağlamak için özel
olarak tespit edilmiştir. Söz konusu kuvvet biraz daha yapıştırıcı
olsa protonlar ve nötronlar birbirlerinin içine geçecek, biraz daha
az olsa dağılıp gideceklerdi. İşte bukuvvet Büyük Patlama'nın ilk
saniyelerinden beri atomun çekirdeğinin oluşması için gerekli olan
yegane değere sahiptir.
Güçlü nükleer kuvvetin açığa çıktığı zaman ne kadar büyük tahrip
gücü olduğunu bize Hiroşima ve Nagazaki'deki tecrübeler göstermiştir.
İlerleyen bölümlerde daha ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz atom
bombalarının bu denli etkili olmasının tek sebebi atom çekirdeğinde
saklanan bu gücün açığa çıkmasıdır.
2. ATOMUN EMNİYET KEMERİ: ZAYIF NÜKLEER KUVVET
Şu an yeryüzündeki düzeni sağlayan en önemli etkenlerden biri de
atomun kendi içinde dengeli bir yapıya sahip olmasıdır. Bu denge
sayesinde maddeler bir anda bozulmaya uğramaz ve insanlara zarar
verebilecek ışınları yaymaz. Atom bu dengesini çekirdeğindeki protonlarla
nötronlar arasında var olan"zayıf nükleer kuvvet" sayesinde elde
eder. Bu kuvvet özellikle içinde fazla nötron ve proton bulunduran
çekirdeklerin dengesini sağlamada önemli bir rol oynar. Bu dengeyi
sağlarken gerekirse bir nötron protona dönüşebilir.
Bu işlem sonucunda çekirdekteki proton sayısı değiştiği için, artık
atom da değişmiş, farklı bir atom olmuştur. Burada sonuç çok önemlidir.
Bir atom parçalanmadan, başka bir atoma dönüşmüş ve varlığını korumaya
devam etmiştir. İşte bu şekilde de canlılar kontrolsüz bir şekilde
çevreye dağılıp insanlara zarar verecek parçacıklardan gelebilecek
tehlikelere karşı adeta bir emniyet kemeri gibi korunmuş olur.
3. ELEKTRONLARI YÖRÜNGEDE TUTAN KUVVET: ELEKTROMANYETİK
KUVVET
Bu kuvvetin keşfedilmesi fizik dünyasında bir çığır açtı. Her cismin
kendi yapısal özelliğine göre bir "elektrik yükü" taşıdığı ve bu elektrik
yükleri arasında bir kuvvet olduğu öğrenilmiş oldu. Bu kuvvet zıt
elektrik yüklü parçacıkların birbirini çekmesini, aynı yüklü parçacıkların
da birbirlerini itmelerini sağlar. Bu sayede bu kuvvet atomun çekirdeğindeki
protonlarla çevresindeki yörüngelerde dolaşan elektronların birbirlerini
çekmelerini sağlar. İşte bu şekilde atomu oluşturacak iki ana unsur
olan "çekirdek" ve "elektronlar" bir araya gelme fırsatı bulurlar.
Bu kuvvetin şiddetindeki en ufak bir farklılık elektronların çekirdek
etrafından dağılmasına ya da çekirdeğe yapışmasına neden olur. Her
iki durumda da atomun, dolayısıyla madde evreninin oluşması imkansız
hale gelir. Oysa bu kuvvet ilk ortaya çıktığı andan itibaren sahip
olduğu değer sayesinde çekirdekteki protonlar elektronları atomun
oluşması için gereken en uygun şiddette çeker.
4. EVRENİ YÖRÜNGELERDE TUTAN KUVVET: YERÇEKİMİ
KUVVETİ
Bu kuvvet algılayabildiğimiz tek kuvvet olmasına rağmen, aynı zamanda
da hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz kuvvettir. Yerçekimi olarak
bildiğimiz bu kuvvetin gerçek adı "kütle çekim kuvveti"dir. Şiddeti
diğer kuvvetlere göre en düşük kuvvet olmasına rağmen, çok büyük
kütlelerin birbirini çekmelerini sağlar. Evrendeki galaksilerin,
yıldızların birbirlerinin yörüngelerinde kalmalarının nedeni bu
kuvvettir. Dünyanın ve diğer gezegenlerin Güneş'in etrafında belirli
bir yörüngede kalabilmelerinin nedeni de yine yerçekimi kuvvetidir.
Bizler bu kuvvet sayesinde yeryüzünde yürüyebiliriz. Bu kuvvetin
değerlerinde bir azalma olursa yıldızlar yerinden kayar, dünya yörüngesinden
kopar, bizler dünya üzerinden uzay boşluğuna dağılırız. En ufak
bir artma olursa da yıldızlar birbirine çarpar, dünya güneşe yapışır
ve bizler de yer kabuğunun içine gireriz. Tüm bunlar çok uzak ihtimaller
olarak görülebilir, ama bu kuvvetin şu an sahip olduğu şiddetinin
dışına çok kısa bir süre dahi çıkması, bu sonlarla karşılaşmak için
yeterlidir.

Yerçekiminin olmadığı bir ortamda ancak özel düzenekler kullanılarak
belli bir süre kalınabilir. Çünkü canlılar ancak yerçekiminin
var olduğu bir sistemde hayatını devam ettirebilir. |
Bu konuda araştırma yapan bütün bilim adamları bahsettiğimiz temel
kuvvetlerin büyük bir özenle tespit edilmiş olmasının, evrenin varlığı
için vazgeçilmez olduğunu kabul etmektedir.
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Nature's Destiny: How the
Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe (Doğanın Kaderi:
Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor) adlı kitabında
bu gerçeği şöyle vurgular:
Eğer yerçekimi kuvveti bir trilyon kat daha güçlü
olsaydı, o zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü de
çok daha kısa sürerdi. Ortalama bir yıldızın kütlesi, şu anki Güneşimiz'den
bir trilyon kat daha küçük olurdu ve yaşama süresi de bir yıl kadar
olabilirdi. Öte yandan, eğer yerçekimi kuvveti birazcık bile daha
güçsüz olsaydı, hiçbir yıldız ya da galaksi asla oluşamazdı. Diğer
kuvvetler arasındaki dengeler de son derece hassastır. Eğer güçlü
nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman evrendeki
tek kararlı element hidrojen olurdu. Başka hiçbir atom oluşamazdı.
Eğer güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvete göre birazcık
bile daha güçlü olsaydı, o zaman daevrendeki tek kararlı element,
çekirdeğinde iki proton bulunduran bir atom olurdu. Bu durumda evrende
hiç hidrojen olmayacak, yıldızlar ve galaksiler oluşsalar bile,
şu anki yapılarından çok farklı olacaklardı. Açıkçası, eğer bu temel
güçler ve değişkenler şu anda sahip oldukları değerlere tamı tamına
sahip olmasalar, hiçbir yıldız, süpernova, gezegen ve atom olmayacaktı.
Hayat da olmayacaktı.11
Ünlü fizikçi Paul Davies ise, evrendeki fizik
yasalarının bu tespit edilmiş ölçüleri karşısındaki hayranlığını
şöyle ifade eder:Ve insan kozmolojiyi araştırdıkça, inanılmazlık
giderek daha belirgin hale gelir. Evrenin başlangıcı hakkındaki
son bulgular, genişlemekte olan evrenin, hayranlık uyandırıcı bir
hassasiyetle düzenlenmiş olduğunu ortaya koymaktadır.12
 |
Tüm evrende
yerçekimi gibi temel kuvvetlerin üzerine kurulmuş üstün
bir tasarım ve kusursuz bir düzen hüküm sürmektedir.
Bu düzenin Sahibi elbette her şeyi kusursuzca yoktan
var eden Allah'tır. Çağdaş fizik ve astronominin en
önde gelen kurucusu ve "yaşamış en büyük bilim adamı"
sayılan Isaac Newton (1642-1727) bu gerçeği şu şekilde
ifade eder: "Güneş sisteminin,
gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri
yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir.
Bu varlık her şeyi yönetir, yalnızca dünyanın ruhunu
değil, her şeyi, O Allah'tır." |
|
Tüm evrende bu temel kuvvetlerin üzerine kurulmuş üstün bir tasarım
ve kusursuz bir düzen hüküm sürmektedir. Bu düzenin Sahibi elbette
her şeyi kusursuzca yoktan var eden Allah'tır. En küçük kuvvetle
yıldızları yörüngelerinde tutan, en şiddetli kuvvetle küçücükatomun
çekirdeğini kaynaştıran Alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Bütün kuvvetler
O'nun koyduğu "ölçü"lere göre hareket eder.
|